10. Bölüm: Bunu bize yapma!

Yüksek Sadakat-Aklımın İplerini Saldım

Byeol inanamıyordu, nasıl böyle bir aptallık yapabilmişti? Bir çuval inciri berbat etmişti bile, Tae Woo’yu babası gibi seven bir adama hayatının sırrını vermişti hiç istemeden.. “Birkaç saniye içinde bir şey uydurabilir miyim?” diye düşünmeye başladı, ama çocuk öyle merak dolu gözlerle kıza bakıyordu ki, daha fazla beklemeyemedi:

“Neden bahsediyorsunuz siz? Anlamadım?”

Min Hyung bu tepkinin üzerine daha da şaşırdı:

“Byeol-ssi! Tüm söylediklerini duydum, yani.. kapı açıktı.. Tae Woo ajusshinin baban olduğunu…”

Byeol eliyle çocuğun ağzını kapatıp:

“Şşşt! Tamam, size her şeyi anlatacağım, ama konuşabileceğimiz bir yere gidelim önce.”

“Tamam” dedi Min Hyung. “Ama en azından bir saat daha burada kalmam lazım. Beni beklersin değil mi?”

Byeol istemese de beklemek zorundaydı:

“Peki” dedi sadece. “Ama bana bir şey sormayın şimdi, lütfen..”

Başını salladı Min Hyung. İkili hiç konuşmadan salona geçtiler. Dans pistinde hala Ha Neul ile dans eden Jun Suh’nunsa çıkış kapısına bakmaktan az daha boynu tutulacaktı, aklı sorularla doluydu: “Nerede bu kız, neden koşup gitti ki? O çocuk neden gitti arkasından?”

Kapıdan giren Byeol’ü görünce rahatladı, en azından O iyiydi. Ha Neul’a döndü sonra. Kız düşünceli görünüyordu, düşünceli ama mutsuz değil.. O da birden Jun Suh’ya döndü:

“Seni dinlemek istiyorum.. Keşke şu sıkıcı müziği kesseler ve sen sahneye çıksan.. Bir şeyler söylesen ve ben sesinle her şeyi unutsam..”

“Demek benden bıkmadın” dedi Jun Suh gülümseyerek. “Provalarda o kadar çok şarkı söyledim ki, bir daha beni dinlemek istemezsin diye düşünüyordum.”

Gülümsedi Ha Neul:

“Senden bıkabilecek birini düşünemiyorum. Hele de sesinden..”

İki genç neşeyle gülümsediler birbirlerine. Ha Neul gülümserken, hele de bu kıyafetin içinde ne kadar da güzel görünüyordu! Gülümsemesi öyle içtendi ki, ifadesinde ikiyüzlülükten, samimiyetsizlikten eser yoktu. Byeol’ün ondan neden nefret ettiğini bir kere daha merak etti Jun Suh.

“Birbirlerini yakından tanısalar eminim çok severler” diye düşündü.

“Yarışmayı hatırlattın ya iyice heyecanlandım” dedi Ha Neul. “Yarın büyük gün! Ama yanımda sen varsın ya hiçbir şeyden korkmuyorum!”

O böyle konuştukça Jun Suh elinde olmadan kendinden utanıyordu. Aptalca bir oyun yüzünden ona yaklaştığını düşündükçe adeta kızın yüzüne bile bakamıyordu, yine başını yere eğdi sadece.

“Şu an yanımda olman o kadar önemli ki..” diye fısıldadı Ha Neul. Jun Suh kendisini gerçek bir pislik gibi hissediyordu, nasıl bir saçmalığın içindeydi böyle? Tüm bunlara daha ne kadar dayanabilecekti bilmiyordu..

Byeol ise yine yalnızdı. Min Hyung hocalarının yanına gitmişti, O ise bir yandan çocuğa ne diyeceğini düşünüyor bir yandan da ileride birbirlerine gülümseyerek dans eden ikiliyi çaktırmadan izlemeye çalışıyordu:

“Ne konuşuyorlar acaba? Lanet olsun ben bu durumdayken onlar nasıl böylesine eğlenebiliyorlar ki?”

Byeol hislerinden korktu bir an. Bu durumda bile Jun Suh’yu düşünüyordu, kafasını çevirip masanın üzerindeki üzümlerden yemeye başladı. Deli gibi Min Hyung’a söyleyeceklerini düşünürken birden kendisine seslenildiğini duyup arkasına döndü. Genç bir çocuk gülümseyerek kendisine bakıyordu.

“Lee Byeol-ssi… Beni hatırlamadın sanırım. Ben 3. sınıflardan Go Jin Ho. Yunan ve Roma Tiyatrosu dersini alıyoruz birlikte.”

“Hımm” dedi Byeol sadece. “Ee?” dememek için kendisini zor tutuyordu oysa ki..

“Şeyy.. Benn.. Dans edelim mi diyecektim..”

“Bu da ne şimdi?” diye kendi kendine söylendi Byeol. “Tam da sırası..”

“Yok.. Ben kendimi pek iyi hissetmiyorum..”

“Hadi amaa.. Dans etmek sana da iyi gelecek..”

Belli ki çocuk yapışkandı. Byeol “Ne yapsam da kurtulsam şundan?” diye düşünürken birinin kolunu tuttuğunu hissetti. Kafasını kaldırdığında kendisine neşeyle gülümseyen Jun Suh’yu gördü:

“Hadi ama Byeol-ah! Beni amma beklettin!”

Daha sonra dönüp şaşkın gözlerle kendisine bakan çocuğa “Toz ol” anlamında bir bakış attı ve cevap beklemeden Byeol’ü dans pistine çekti. Ve ikili dans etmeye başladılar.. Jun Suh en güzel dansın insanın sevdiğiyle yaptığı dans olduğunu anladı o an.. Byeol’ün kalbinin sesini duymasından korkuyordu sadece.

Byeol ise cidden etkilenmişti.. Onu kolundan tutup piste çekişinden, çocuğa attığı bakıştan, her hareketinden etkilenmişti işte..

“Demek seni beklettim ha?” dedi gülerek.

“Evet ama biraz önce değil” dedi Jun Suh ciddi bir ifadeyle. “Dışarı çıkıp gelmedin uzun süre, merak ettim seni, bir de.. O çocuk da arkandan..”

“Biraz hava alıp geldim sadece” dedi Byeol sakince. “Min Hyung da bana eşlik etti o kadar..”

Jun Suh onun yine doğruyu söylemediğini biliyordu. Ama yine sustu..

“Hem.. Dans ederken çok mutlu görünüyordun..” dedi Byeol ima dolu bir ses tonuyla. Gittiğimi fark etmene şaşırdım..”

Jun Suh tam cevap vermek üzereyken müzik kesildi. İkili konuşamadan ayrılmak zorunda kaldılar.

Min Hyung ise Ha Neul’ın çok yakınındaydı, elinde olmadan onu izlediğini fark etti. Arkadaşlarıyla sohbet ediyordu genç kız, oldukça neşeli görünüyordu, her şeyi atlatmıştı galiba. “Bu iki kız.. kardeş mi şimdi?” diye aklından geçirdi bir an, olanları hala idrak edemiyordu. Ha Neul’ı özlediğini hissetti, yanına gidip onunla konuşmayı diledi bir an, ama yapamazdı, kızın tepkisini hiç kestiremediği için bu tehlikeyi göze alamazdı. Oysa böyle olmasını hiç istemiyordu. Hele de yıllardır duyduğu “Bir gün seninle okul balosuna birlikte gideceğiz oppa!” sözlerinden sonra…

Daha fazla üzülmemek için Byeol’ün yanına gitmeye karar verdi. Ama döndüğü an kalakaldı, Byeol yine o çocuğun yanındaydı! Dans ediyorlardı! “Bu çocuk da nesi?” dedi içinden. “Ha Neul’ın da Byeol’ün de hep etrafında.. Ne yapmaya çalışıyor?”

Tam Min Hyung dans eden çifte yaklaşırken müzik bitti. Dans etme sırası Min Hyung ve Byeol’e gelmişti ama ikisi de öylesine gergindi ki..  Dans ederken tek kelime etmediler. Byeol olanları sindirince biraz rahatlamıştı ama şaşkın çocuk belli ki bu şoku hala atlatamıyordu.

Yarım saat sonra Byeol ve Min Hyung ikilisi balodan ayrıldılar. Byeol gözleriyle tüm salonu tarasa da Jun Suh’yu göremedi, ona haber veremeden mekandan ayrılmak zorunda kaldı..

Feridun Düzagaç-Beni Bırakma

Min Hyung arabayı deniz kıyısında bir yere park etti ve hiç vakit kaybetmeden kıza döndü:

“Burada konuşabiliriz değil mi?”

Byeol başını salladı sadece.

“Peki.. Tuvalette söylediklerim doğruydu.. Ben.. Park Tae Woo’nun kızıyım.”

“Nasıl? Nasıl yani? Senin varlığından haberi yok değil mi? Olsa bana söylerdi..”

“Yok.. Lise yıllarında annemle birlikte olmuş Bay Tae Woo. Ama daha sonra beni istememiş, yani bir çocuğunun olacağını duyduğunda.. Annem de bana kıyamayıp çocuğunu tek başına büyütmeye karar vermiş. Hepsi bu işte..”

“Ajusshi bir çocuğu olacağını biliyormuş yani.. Yine de istememiş..”

Byeol’ün gözleri dolmaya başlamıştı:

“Evet! ‘Biz daha çocuğuz ne çocuğu?’ demiş, annemden beni aldırmasını, çocuğunu öldürmesini istemiş! Halbuki birkaç yıl sonra ilk görüşte aşık olduğu bayan bilmem ne ile evlenip bir de çocuk yapmaktan hiç şikayetçi olmamış. Kızına prensesler gibi davranırken hayatını kararttığı kadını ve daha doğamadan terk ettiği çocuğunu hiç düşünmemiş!”

Byeol kontrolünü kaybetmişti, gözyaşlarının akmasına engel olamıyordu. Kızın ağladığını gören Min Hyung bir anda paniğe kapıldı. Sol elini kızın sırtına koyup onu kendisine doğru çekti:

“Tamam tamam geçti, ağlama..”

Byeol bir süre daha ağladıktan sonra gözyaşlarını silip kendine gelmeye çalıştı:

“Özür dilerim..”

Min Hyung ise hala düşünceliydi:

“Peki sen ne zamandan beri biliyorsun babanın bay Tae Woo olduğunu?”

“14 yaşındaydım babamın gerçek babam olmadığını öğrendiğimde.. O günden beri onu göreceğim günün hayalini kurmuştum.. Ama O.. “Bir çocuğunuz daha var” dediğimde beni zerre kadar ciddiye almadı! Annemi aklının ucundan bile geçirmedi..”

“Ona her şeyi söyledin yani?” diye bağırdı Min Hyung. Byeol ise sakinleşmişti:

“Söylemeye çalıştım, ama izin vermedi, kovdu beni.. Artık ondan hiçbir şey istemiyorum..”

Min Hyung kızın her sözüyle daha da şaşırıyordu:

“Ajusshi öyle biri değil halbu…”

“Sakın!” diyerek çocuğun sözünü kesti Byeol. “Sakın bana onun hakkında iyi bir şeyler söylemeye kalkmayın! Ne teselliye ne de o adamı savunmanıza ihtiyacım yok. Sadece sorduğunuz için anlattım bunları..”

Min Hyung onu ilk kez böylesine hırçın görüyordu. Elini omzuna koyup:

“Tamam” dedi. “Sakin ol.. Ben kimseyi savunamam zaten.. Sadece sana destek olabilirim.. Her zaman yanındayım, bunu bil, hep aklının bir köşesinde olsun..

Byeol bu şehre geldiğinden beri kendisini ilk kez şanslı hissetti. Jun Suh ve Min Hyung gibi iki kişi girmişti hayatına. Bu onun gibi yalnız biri için büyük ikramiye demekti!

İkili bir süre sustular. Min Hyung kendi kendine söyleniyordu sadece:

“Demek o yüzden doğum günü partisinde o kadar kötüydün.. Demek o yüzden Ha Neul’a bir türlü…”

Byeol ise bu gecenin hiç yaşanmamış olmasını dilerdi. Tüm bunları konuştukça acısı daha da tazeleniyordu, o kafede çalışmak da o adamın yüzünü görmek de daha zor bir hale geliyordu..

“Peki..” dedi çocuk kıza dönüp. “Bay Tae Woo’nun yanında nasıl çalışabiliyorsun bu durumda? Nasıl kendini tutabiliyorsun? Anlayamıyorum..”

“Onu tanımaya çalışıyorum..” dedi Byeol sadece. Oysa ki onu tanıdıkça her şey daha da zorlaşıyordu..

Çocuk kızın her cümlesiyle daha da şaşırıyordu..

“Yalnızz” dedi ardından Min Hyung’a dönüp. “Bu mesele ikimizin arasında kalmalı.. Yani kalacak değil mi?”

“Tabii ki..” dedi çocuk. “Sen istemediğin sürece bundan kimseye bahsetmem..”

Byeol rahat bir nefes aldı en sonunda. Saatlerdir tek düşündüğü şey buydu. O adamın hiçbir şey bilmesini istemiyordu henüz..

“Dönelim mi?” dedi sessizce. Min Hyung gülümseyerek başını salladı. Gözlerindeki hüznün sebebini biliyordu artık.. Onun neden herkesten farklı baktığını, farklı güldüğünü biliyordu. Bu da ona yetiyordu şimdilik..

“Teşekkür ederim” dedi Byeol arabadan inerken. “Beni dinlediğiniz için.. Yargılamadan..”

Min Hyung yine sadece gülümsedi. Byeol ses yapmamak için ayakkabılarını eline alıp bahçeye girdi. Üst katın ışıkları sönüktü, Jun Suh ya dönmemişti, ya da dönmüş ve çoktan uyumuştu..

Perdenin arkasından kızın bahçeye girdiğini gören çocuk hışımla perdeyi kapatıp burnunu büktü:

“Nereye gittiler kim bilir? İnsan bir haber verir ayrılmadan önce? Hıh!”

Jun Suh kendisini berbat hissediyordu bu gece. Byeol’ün yanında Min Hyung gibi iddialı birini görmek ona hiç iyi gelmiyordu. Balodaki gibi onu kolundan çekip götürmek istiyordu, ama bu cesareti kendinde bulamıyordu bir türlü. Çünkü emin olamadığı şeyler vardı hala..

***

Lee Seung Gi-Losing My Mind

Byeol yüzüne vuran güneş ışığıyla uyandı. Minik evinin ufacık pencerelerinden bile girebilen bu ışık sayesinde gülümseyerek yatağından doğruldu. Kendisini çok iyi hissediyordu. Uzun zamandır içinde sakladığı şeyleri birine anlatmak ona galiba iyi gelmişti. Pencereden baktığında incir ağacından dökülen yapraklar çarptı gözüne. Bahçe kartpostal gibi görünüyordu bu sabah.

“Bir kahve alayım en iyisi” dedi kendine ve kahvesini yapıp hırkasını giydikten sonra bahçedeki taburelerden birine oturdu. Bu sessizliği hiçbir şeye değişmezdi herhalde..

Yavaşça yatağından doğrulan Jun Suh pencereden bakar bakmaz bahçede kahve içen Byeol’ü görünce birden fırladı. Onunla konuşmalıydı! Bir bahaneyle dışarı çıkmak en iyisiydi.. Pijamasının üzerine hırkasını giyip kendisini dışarı attı.

Merdivenlerde Jun Suh’yu gören Byeol neşeyle gülümsedi ona. Çocuk yavaş adımlarla merdivenlerden inerken yüzünde oldukça ciddi bir ifade vardı..

“Günaydın Jun Suh-ah! Gel otur sana da bir kahve getireyim..”

“Yok” dedi Jun Suh gülümsemeden. “Ben zaten süt almak için çıktım..”

“Hadiii otur şuraya!” dedi Byeol çocuğu yanına doğru çekip. Jun Suh isteksiz bir tavırla taburelerden birine oturdu. Byeol’ün getirdiği kahveyi yudumlarken daha fazla kendini tutamadı:

“Bu sabah erkenden uyanmana şaşırdım. Dün eve o kadar geç gelmene bakılırsa yani..”

Byeol gülümsememek için kendisini zor tutuyordu. Bu çocuk resmen ona trip atıyordu! Ama Byeol oltaya gelmeyecekti..

“Sen yoksa benim dönmemi mi bekledin? Kaçta geldiğimi nereden biliyorsun?”

Jun Suh bunu beklemiyordu işte. Önce bir kaç kelime kekeledikten sonra kendinden emin bir sesle:

“Senin o hocan olacak görgüsüz öyle bir gaza bastı ki gece vakti, yatağımdan fırladım!” dedi. Kulakları kızarmıştı bunları söylerken.

“Yalancı!” dedi Byeol içinden. Gülümsemekten kendini alamıyordu. Ne de tatlı olmuştu o kırmızı kulaklarıyla. Byeol’ün içinden deli gibi yanaklarını sıkmak geçiyordu, hatta kendisini zor tutuyordu..

Çocuğa daha fazla eziyet etmeye gerek yoktu ama..

“Projem hakkında konuştuk biraz.. Sonra da beni eve bıraktı. O kadar..”

Jun Suh naz yapan kızlar gibi süzüle süzüle bakıyordu Byeol’e.

“Hem..” dedi kız cevap beklemeden. “Sen Ha Neul ile dans ederken öyle mutlu görünüyordun ki, çıkarken de seni rahatsız etmek istemedim..”

Ovv! Byeol atağa geçmişti işte. Ama Jun Suh bu kez kolay pes etmeyecekti:

“Ben işimi yapıyordum” dedi zafer kazanan asker edasıyla. “Kalbini kazanmaya çalışıyordum..

Jun Suh galiba amacına ulaşmıştı bu kez, Byeol sinirlenmişti:

“Senin görevin onu kendine aşık etmek.. Ona aşık olmak değil!”

Jun Suh’nun beklediği top ayağına gelmişti işte:

“Ya ben ona aşık olursam..”

Byeol bu kez kaldı öylece. Şaşkınlıktan az daha elindeki kahveyi dizine dökecekti.

“Olamazsın!” dedi sinirle. “Çünkü onu terk etmek zorundasın..”

Kızın fazla bir şey söylemesine de gerek yoktu aslında. Jun Suh onun gözlerindeki öfkeden anlayacağını anlamıştı.

“Tamam” dedi. “Şaka yaptım sadece..”

Byeol bir anda kendine geldi. Kontrolünü kaybettiğine inanamıyordu. Bunu bu denli belli etmesine pişman olsa da iş işten geçmişti, Jun Suh anlamlı anlamlı sırıtmaya başlamıştı bile!

“Bu arada..” dedi Jun Suh. “Bugün Ha Neul’ın grubunun yarışması var. Beni izlemeye geleceksin değil mi?”

Byeol bunu deli gibi istiyordu..

“İşten izin koparabilirsem gelirim” dedi heyecanını dizginlemeye çalışarak.

“Ben gideyim” dedi Jun Suh ayağa kalkarken. “Kahvaltı edip provaya gideceğim daha.”

“Tamam” dedi Byeol. “Görüşürüz..”

Jun Suh çoktan gözden kaybolmuş olsa da “Ya ben ona aşık olursam” cümlesi Byeol’ün kulaklarından gitmiyordu. Yine oyuncağını kaybeden çocuk moduna girmişti işte..

“Şaka yaptı canım” dedi kendine kendine. “Şaka işte, şaka şaka..”

Aklındakileri bir kenara itip hızla ayağa kalktı. Hemen hazırlanıp kafeye gitmeliydi, daha izin almak için müdür Choi’yi ikna edecekti. Jun Suh’yu sahnede izlemek için sabırsızlanıyordu..

***

Goong-Stay

Byeol kafeye girer girmez Ha Neul’ı karşısında görünce şaşırdı. Bu saatte ne işi vardı ki burada? Babasıyla bir şeyler konuşuyorlardı. Belli ki çıkmak üzereydi.

“Saat 3’te babacım unutma” dedi kapıdan çıkarken. “Birinci olduğumuzda sana sahneden öpücük göndereceğim!”

“Tamam!” diye bağırdı adam kızın peşinden. “En büyük ‘BitterJoy’ yazılı bir afiş de getiririm yanımda istersen eheuheu!”

“Babaaa! Grubumun adını da öğrenmişsin!”

Kapıdan çıkmak üzere olan kız dayanamayıp geri döndü ve Tae Woo’yu her iki yanağından da oldukça sesli bir şekilde öptü. Byeol kusmak üzereydi!

Ha Neul’ın kafeden çıkmasıyla tüm o saçma melodram son buldu. Byeol ilk iş olarak müdür Choi’ye gidip yalvarır bir ses tonuyla izin istedi, diğer günler gece yarısına kadar çalışabileceğini bile söyledi ve izni kopardı. Ondan mutlusu yoktu herhalde! Bir de temizlik sırası onun olmasaydı süper bir gün olabilirdi. Hele de ofisin temizliği! O odaya girmek bile istemiyordu Byeol..

Birkaç saat servis yaptıktan sonra temizlik kovasını eline alıp ofise girdi. Tae Woo masasında uyukluyordu, gözlerinin altındaki morluklardan ve şişlerden birkaç gecedir uyumadığı belli oluyordu zaten. Kendi kendine söyleniyordu bir yandan da:

“Bir bu eksikti! Nasıl keserler kafenin telefonunu! Otomatik hesaptan ödenmiyor mu faturalar?”

Tae Woo bir süre söylenmeye devam etti, sonra bir yerleri aradı. Bu sırada yerleri silen Byeol başını kaldırdığında yorgun adamın sandalyesinde uyuyakaldığını gördü. Hiç istemese de onun için üzülüyordu işte, insanoğlu ne garip bir yaratıktı böyle! Adamın yüzüne baktıkça bu kafeye ilk kez girdiği gün geldi aklına. Bu adamla yepyeni bir aileye sahip olmak için gelmişti buralara.. “Çok pişmandır belki.. Belki hep bizi aramıştır o da..” diyerek saçma sapan umutlara kapılmıştı.. Ne kadar da aptaldı oysa ki..

Askılıktaki paltolardan birini alıp adamın üzerine örterken bir ses duyduğunu hissetti. Tae Woo’nun telefonu titriyordu. Telefona bakan Byeol Ha Neul’ın aradığını gördü. Sessizce yerleri silmeye devam etti.

Telefon bir kez daha çaldı, bir kez daha ve bir kez daha.. En sonunda mesaj sesi duydu Byeol, merak edip baktı hemen telefona:

“Babacığım neredesin? Yarışma bir saat sonra başlayacak, geç kalma olur mu? Kafeyi arıyorum telefon çalışmıyor neden?”

Ardından bir mesaj daha:

“Garsonları arıyorum herkesin telefonu kapalı sanırım kimse cevap vermiyor, of baba neredesin?”

Byeol gerildiğini hissetti, ne yapmalıydı şimdi? Tae Woo’yu uyandırmalı mıydı? Yoksa çekip gitmeli  miydi?

Sabahki saçma sapan sahne gözlerinin önüne geldi birden.

“En büyük BitterJoy ha? Jun Suh olmasa görürdüm en büyük kimmiş?”

Ya Byeol bu odada olmasaydı? Tae Woo yine uyanmayacaktı..

“Farz etsinler ki ben yokum..” dedi sessizce. Ve çıt çıkarmadan odadan çıktı.. Müdür Choi de çıkmıştı muhtemelen, garsonlardan başka kimse yoktu kafede. Byeol hızla üzerini giyinip çıktı. Hızlı adımlarla otobüs durağına doğru koşarken hala neden bu kadar gergin olduğunu düşünüyordu. Mutlu değildi, yaptığı şeyden kendisini sorumlu hissetmese de içi rahat değildi nedense..

Jun Suh dahil tüm grup harıl harıl prova yaparken Ha Neul elinde telefonla bir o yana bir bu yana koşuşturup duruyordu.

“Nerede bu adam nerede? Ben bir kafeye mi gitsem?”

Tüm grup üyeleri birden “Hayırr!” diye bağırdılar. “Yarım saat kaldı hiçbir yere gidemezsin!”

Ha Neul berbat hissediyordu kendini. Bu halde nasıl çalacaktı bilmiyordu..

Herkesin kendi aleminde takıldığı bu odada Jun Suh’nun aklı da Byeol’deydi..

“Adresi doğru yazmışımdır umarım. Yolu bulabildi mi acaba?”

Ha Neul’ı zar zor yanlarına alıp son bir prova aldı grup, ki zaten sıra onlara gelmişti. Derin bir nefes alıp sahneye çıktılar..

Bahçe ağzına kadar doluydu. Çocuklar önce sağ taraflarındaki jüri üyelerine sonra da seyircilere selam verdiler ve Ha Neul gitarıyla şarkıya girişi yaptı:

FT Island – A Person Close To Tears

Byeol sağında solunda kim varsa ite ite önlere geçebilmeyi başarmıştı. Sonunda Jun Suh’yu görebilmişti işte, oradaydı, yine gözleri kapalıydı, yine yay gibi gerilmişti, yine sesiyle tüm bahçeyi inletiyordu!

Üzerinde koyu renkli yırtık kotu vardı, kotun üzerine ise beyaz, parlak desenli bir tişört giymişti. Hiç Jun Suh gibi değildi, Byeol onu tanımasa bu çocuğun Jun Suh ile aynı kişi olduğunu hayatta tahmin edemezdi..

Grubun şarkısı gerçekten çok güzeldi, öyle duygusal ve aynı zamanda öyle isyankar bir tonu vardı ki.. Sözleri de Byeol’ü kalbinden vurmaya yetiyordu da artıyordu bile..

“Yüreğimin içinde, kalbimin içinde,

Ama benden çok uzakta O..”

Jun Suh’dan birkaç saniyeliğine gözlerini ayırabilen Byeol Ha Neul’a bakabildi en sonunda. Kız kesinlikle gülümsemiyordu, gülümsemek bir yana o sahnede zoraki durduğu öyle belliydi ki.. Byeol işte o an gizli bir sevinç hissetti içinde:

“Yalnızlık hep bana değil ki bu dünyada..”

Şarkı bitti, ardından diğer grup sahneye çıktı, ama Byeol zar zor geçebildiği önlerden kurtulup bir türlü kalabalıktan çıkamıyordu. Bir an önce Jun Suh’yu görüp kafeye dönmeliydi. Oysa o koşmadan Jun Suh yanına varmıştı bile..

“Gelmişsin Byeol-ssi! Nasıldık? Çok heyecanlandım yaa.. Belli oldu mu peki heyecanlı olduğum?”

Byeol ellerini bu heyecanlı çocuğun omuzlarına koyup:

“Hayır” dedi. “Harikaydın, muhteşemdin.. Sahneden kendini izleyemediğin için o kadar şanssızsın ki bir bilsen..”

Jun Suh’nun ayakları adeta yerden kesildi bu sözlerden sonra.

“Ama Ha Neul için aynı şeyi söyleyemeyeceğim..” dedi ardından. Tam konuşmaya devam edecekken birkaç adım ötelerinde duran taksiden Tae Woo’nun inip koşuşturduğunu gördü ve sustu bir an.

“Babacığı geldi ama..” dedi sonra yavaşça. Neyse gitmem lazım, 2 saat izin aldım. Sonuçlar açıklandığında bana haber vermeyi unutma, görüşürüz!”

Jun Suh tek kelime edemeden kız koşup gitmişti bile..

***

Byeol dakikada bir telefonuna bakıyordu, bütün gün meraktan çalışamamıştı. Neden aramıyordu ki bu çocuk?

5 dakika sonra kalabalık bir grup kafeden içeri girdi, Byeol şaşkınlık dolu gözlerle baktı onlara, çünkü omuzlarında taşıdıkları kişi Jun Suh’dan başkası değildi!

“Weee are the chaaaaampions!!!” gibi bir şeyler anlaşılıyordu çığlıklarından. Arkalarından pek bir neşeli olan Tae Woo ile yine yine ona sarılmış olan Ha Neul girdi. Belli ki kazanmışlardı.

“Kutlama pastasını hazırlayın!” diye bağırdı Tae Woo. “Nasıl da ezdi geçti onca grubu yau, kimin kızı!”

Byeol Jun Suh iler derin bir bakışma evresine girmesinden ötürü bu sözleri duyup sinirlenememişti bile.

“Özür dilerim seni arayamadım” diyordu Jun Suh gözleriyle.

“Tamam, hiç önemli değil, tebrik ederim!” dedi Byeol de hiç konuşmadan. Ama Ha Neul’ın tiz sesiyle kendine geldi birden:

“Baba bir düşünsene, bizim de bir albümümüz olacak, 3 şarkılık bir single da olsa bizim albümümüz off be off!”

Byeol kaldı birden, demek Jun Suh’nun da albümü olacaktı, Jun Suh’nun yıldızı daha da parlayacaktı demek ki.. Onun adına çok sevinen Byeol gizli bir kıskançlık hissetmekten de kendini alamadı.. Ya Jun Suh ve Ha Neul birlikte ünlü olurlar ve hiç ayrılmazlarsa?

Birkaç gün önce kendisini tokatlamak isterken şimdi kafa göz dalmak istiyordu!

Jun Suh ise kendisini zorlasa da mutlu olamıyordu bir türlü.. Onun da bir grubu vardı aylar önce, onların da hayalleri vardı, Jae Suk ve Jung Woo olmadan birinciliğin de albümün de bir anlamı yoktu onun için..

Uzun süre bir kutlamanın ardından Jun Suh ile Byeol evlerine doğru yola çıktılar. Bu gece her şey daha farklıydı sanki, ikisi de mutluydu, ikisinde de dert tasa yok gibiydi. Bağıra bağıra güldüler, Jun Suh sahnede yaşadıklarını anlattı, Byeol ona yetişmek için nasıl koşturduğunu.. Ne Min Hyung’tan bahsettiler ne Ha Neul’dan.. Çünkü Byeol için Jun Suh artık Ha Neul’ın kalbini çalması gereken bir kalp hırsızı değildi, adresi şaşırmış davetsiz bir misafirdi sadece..

***

Ft Island-Lie

Masanın üzerini kaplayan onlarca resme bir kez daha baktı Min Hyung. Bir kısmı müzik yarışması resimleriydi. Ha Neul’a odaklanan resimlerden birini eline alıp dikkatlice inceledi tekrar:

“Hiç gülmemiş.. Neden canı sıkkındı acaba?”

Sonra Jun Suh’nun resimlerine bir göz attı, solist olduğu için en çok çekilen kişi bu çocuktu. Bu çocuğun bir anda nasıl hayatlarına girdiğini, tanıdığı herkesin hayatının bir köşesinden nasıl çıkabildiğini hala anlamıyordu Min Hyung, ama bir şey vardı onda işte.. Bir şey..

Sonra balo resimleri çıktı önüne. O kadar çoktular ki bütün gün baksa yine de bitiremezdi herhalde.. Bir de algıda seçicilik denen şey yüzünden gözü sürekli Byeol’ün resimlerine takılıyordu. Bir şeyler yerken, gülerken, dans ederken.. İkisinin dans ettiği resmi önüne alıp uzun uzun baktı. Nasıl da mutluydu onun yanındayken, nasıl da o anlar bitmesin istemişti.. Hele kalbindekileri öğrendikten, acısını paylaştıktan sonra tek isteği yanında olup onu üzen her her şeyi tek tek unutturmaktı.

“Neden olmasın?” dedi kendi kendine. “Neyi bekliyorum ki ben?”

Elindeki resme son bir kez bakıp gülümsedi ve koşarak paltosunu kaptığı gibi dışarı çıktı. Liseli aşıklar gibi heyecandan yerinde duramıyordu adeta, garaja kadar koştu ve en kocaman gülümsemesini de yanına alıp gaza bastı!

Byeol ise yorgunluktan ölüyor olmasına rağmen kahve servis ederken gülümsemeye çalışıyor, sıcak yatağının hayalini kuruyordu aynı anlarda.. Çok az müşteri vardı, ama hiç müşteri olmasa da mesaisi bitene kadar kalmak zorundaydı, üstüne üstük dünkü konser yüzünden fazla mesaisi vardı.. Tam bir köşeye oturup başını ellerinin arasına almışken kapını açıldığı duydu. Başını kaldırdığında nefes nefese kafeden içeri giren Min Hyung’u görüp hemen ayağa fırladı:

“Hoş geldiniz!”

Min Hyung derin derin nefes alıp önce bir etrafını yokladı, sonra kıza dönüp:

“Ha Neul kafede mi?” diye sordu.

“Hayır, bayan Ha Neul henüz gelmedi.”

“Peki vaktin var mı?”

Byeol etrafına bakıp sadece iki müşterilerinin olduğunu görünce:

“Var tabii ki.” dedi. “Bir şey mi oldu?”

“Evet” dedi Min Hyung. “Seninle konuşmam gerekli.. Hemen..”

Çocuğun yüzünden önemli bir şeyler konuşacaklarını anladı Byeol. Vakit kaybetmeden hemen önlerindeki masaya oturdular.

“Bir şey içmek is…”

“Hayır.. Teşekkürler.. Ben.. sana resimlerimizi getirmiştim..”

Byeol eline verilen zarfı açıp tek tek baktı resimlere, ne kadar güzel görünüyordu o gece. Gerçek bir külkedisi denebilirdi kendisi için..”

“Teşekkürler” dedi Byeol. “Okulda da verebilirdiniz, buraya kadar boşuna..”

Min Hyung tekrar derin bir nefes aldı:

“Bunları vermek için gelmedim. Seninle konuşmam gereken şey başka..”

Byeol çocuğun gözlerine baktıkça neler söyleyeceğini anlamaya başladı. Çok heyecanlı, çok mutlu bakıyordu gözleri, belli ki hiç iyi şeyler olmayacaktı bugün..

“Sizi dinliyorum..”

Yine birkaç saniye duraksadı Min Hyung, kızarmış yüzü ve kulaklarıyla, bir de bu heyecanlı halleriyle çok farklıydı, ama her halinde her tavrında hayran olunası bir hava vardı yine, o hava bu çocuğun genlerine işlenmişti belli ki..

“Byeol-ssi..” diyerek söze başladı. “Öncelikle sözlerimi hiç kesmeden beni dinlemeni rica ediyorum. Çünkü bir kez susarsam bir daha konuşamayabilirim.. Ben.. bugüne kadar çok az kişiye bağlandım, çünkü beni anlayabilen değil sadece seven, sadece yanımda olmak isteyen insanlar çıktı hep karşıma. Benim de etten kemikten bir insan olduğuma kimse inanmak istemedi, benim de canımın yanabileceğini, dertlerimin olabileceğini kimse düşünmedi..”

Tam burada durup dikkatlice kızın gözlerine baktı, can kulağıyla dinliyordu çocuğu Byeol..

“Sen çıktın sonra karşıma.. Kendimden bir şeyler gördüm sende, çok güzeldin, çok farklıydın, istesen herkes etrafında pervane olabilirdi, ama istemiyordun işte.. Daha ilk gün.. Derse geldiğin ilk gün gözlerine baktım dikkatlice.. Gözlerinde kendimi gördüm Byeol-ssi, hüznünü gördüm, akıtamadığın göz yaşlarını gördüm.. Ve o günden sonra tek istediğim şey acını dindirmek oldu, ya da en azından.. Omzumda ağlaman, bir köşede tek başına değil..”

Tüm bunları söylerken öylesine muhteşem görünüyordu ki Byeol onun sözlerine daldı gitti bir an.. Nasıl da anlayabilmişti onu, bu okuldaki kimse gibi olmadığını nasıl fark etmişti ilk günden?

“… Omzumda ağlaman.. Omzumda..”

Byeol Jun Suh’ya koştuğu günü hatırladı birden. Onun omzunda ağladığı, ona sıkıca sarıldığı ve her şeyi bir anda kabullendiği o gün tekrar gözlerinin önüne geldi. Sonra Jun Suh’nun yüzünü hayal etti, gözlerini, burnunu, kulaklarını.. En sonunda da sesi yankılanmaya başladı kulaklarında.. O kadife sesi..

“Yanında olmama izin verir misin Byeol-ssi? Seni tanımama izin verir misin?” diye sordu Min Hyung bir çırpıda.

Fakat Byeol bir türlü susturamıyordu Jun Suh’yu, daha da bağırıyordu hatta, en güçlü sesiyle söylüyordu şarkısını Byeol’e:

“Yapma!” diyordu sanki. “Yapma Byeol-ah! Bunu bize yapma!”

“Yapamam” dedi Byeol içinden. “Çünkü benim Jun Suh’m sensin..”

Kafasını kaldırdığında ona elini uzatmış merakla konuşmasını bekleyen Min Hyung ile göz göze geldi. Çok zordu şu an yapacağı şey, karşısındaki bu mükemmel çocuğu reddetmek hiç mantıklı değildi, saçmalıktan başka bir şey değildi.. Ama aşk da bu değil miydi zaten?

Byeol tam cevap verecekken kapının açıldığını fark etti, Ha Neul gelmişti. Sessizce içeri girip paltosunu çıkarmaya yeltendiği anda ikilinin oturduğu masaya kilitlendi genç kız, öylece kalakaldı, bir adım bile atamadı. Min Hyung’un kıza uzattığı elini gördüğü an her şeyi anlamıştı zaten, dünyası çoktan başına yıkılmıştı bile..

Byeol kızın bir anda nasıl yıkıldığını gördü, ağlamak üzereydi, bir adım daha atsa ağlayacaktı zaten.. Onun yüzündeki bu ifadeyi daha önce köprüde görmüştü, ancak intihar etmeden önce böylesine umutsuzluğa kapılmıştı işte, öyle kötü bir durumdaydı..

Min Hyung’a sırrını anlattığı günden beri acısı iyiden iyiye tazelenen Byeol ise çabalasa da onun bu haline bir türlü üzülemedi. Ona nasıl üzülebilirdi ki? Onu canından çok seven bir babası vardı. Her hatırladığında özlediği, ama acımadan, sadece özlediği bir annesi vardı.. Güzeldi, istediği her şey parmağının ucundaydı sadece.. Müzik yarışmasında bile istediğini almıştı. Hiç kaybeden olmamıştı ki O.. Kaybeden olmanın o korkunç ağırlığını bir kez bile hissetmemişti..

Byeol onun bu hissi tatmasını istedi bir an, hem de deli gibi istedi bunu..

Ve yine öfke birden tüm bedenine hakim oldu. Yine düşünemez oldu. Mail attığı andaki o tuhaf güç yine ele geçirmişti onu..

Jun Suh’nun sesi kesildi birden..

Ha Neul’a arkası dönük olan Min Hyung her şeyden habersiz kızın cevap vermesini bekliyordu. Byeol bakışlarını aniden çocuğa çevirdi. Gülümsüyordu.. Min Hyung’un uzattığı elin üzerine elini koydu ve:

“Evet..” dedi sesini duyurabileceği en yüksek ses tonuyla.

Mn Hyung’un şaşkın yüz ifadesinin yerini kocaman bir gülümse almıştı şimdi, diğer elini de Byeol’ün elinin üzerine koyup:

“Teşekkür ederim Byeol-ssi..” dedi sessizce.

Byeol ise o muhteşem gülümsemeyi doya doya seyretmek yerine Ha Neul’ın çaresiz gözlerini görmek için kıza döndü, zavallı kız şimdi ağlıyordu işte.. Byeol’ün kendisine baktığını fark ettiğinde gözyaşlarını sildi ve hızla kapıyı çarpıp kafeyi terk etti.

İşte o an Min Hyung’un elinin üzerindeki elini ve gülümseyen gözlerini fark edebildi Byeol. Ancak o an yaptığı şeyin farkına varabilmişti..

Çünkü Jun Suh yine şarkı söylemeye başlamıştı..

***

-10. Bölüm Sonu-

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | 16 Yorum

9. Bölüm: Senden başka kimsem yok..

Ft Island-Distance

Jun Suh yine hareketsiz bir şekilde olduğu yerde kalakalmıştı. Böyle anlarda neden şu dizilerdeki cool jönler gibi olamıyordu ki! İçinden kendisine deli gibi söverken Byeol’ün göğsünün üzerinde atan kalbini hissetmeye başladı, kızın tüm vücudu ateş gibi yanıyordu. Nesi vardı acaba, kim üzmüştü onu böyle? Onu sımsıkı sarmak ve “Korkma ben yanındayım” demek istiyordu, ama kendine sövmekten öteye gidemiyordu yine..

Byeol ise hiçbir şey düşünemiyordu o anda, sadece kendisine şaşırıyordu, çünkü başını kaldırmak istemiyordu, Jun Suh’nun omzunda yaşlanabilirdi hatta.. Ellerini kaldırıp çocuğun kürek kemiklerini sıkıca kavradı, sanki onu bırakmasından korkuyordu..

Jun Suh daha fazla dayanamayıp, hafifçe geri çekilmeye çalıştı:

“Byeol-ah.. Neyin var?”

Byeol ise çocuğun kürek kemiklerinin üzerindeki elleriyle tişörtünü sıkıca tutuyordu:

“Dur! Öyle kal lütfen!”

Jun Suh kızın sırtını sıkıca kavrayan ellerini hissediyordu, bu kız Byeol müydü? Onu böylesine üzen şeyin ne olduğunu öğrenmekten de, buna karşı vereceği tepkiden de çok korkuyordu..

Arkasına baktığında arkadaşlarının meraklı bakışlarla onlara baktığını fark etti. Eliyle “5 dakika” işareti yapıp Byeol’ü belinden kavradı ve yavaşça dışarı çıktılar. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra bir kenara oturdular. Jun Suh kızın yüzünü görünce daha da şaşırdı, ağlamaktan gözleri şişmişti! Onu bu halde göreceğine asla asla inanamazdı..

“Byeol-ah! Neyin var anlat lütfen! Yalvarırım susma! Kim üzdü seni kim?”

Byeol koluyla gözlerini silerken ne demesi gerektiğini düşündü bir an. Ona her şeyi nasıl anlatabilirdi? Tüm bu saçmalıkları, onu da nasıl bir işi içine çektiğini nasıl açıklayabilirdi bu masum çocuğa? Oysa nasıl da içini dökmek istiyordu, onun huzurlu kollarında her şeyi unutmak tek dileğiydi o an oysa ki..

Kızarmış gözlerini Jun Suh’ya çevirip zorla gülümsemeye çalıştı:

“Korkma.. önemli bir şey değil, her şey üzerime geldi birden, patlayıverdim işte, gerçekten.. gerçekten önemli değil..”

Jun Suh sinir dolu gözlerle baktı kıza, yine aynı şeyi yapıyordu işte.. Yine her şeyi tek başına yüklenip acısını kimseyle paylaşmak istemiyordu.. İki eliyle kızın omuzlarından tutup gözlerinin içine baktı:

“Yalan söylüyorsun işte! Bir şey olmuş, çok kötü bir şey olmuş hatta! Ama sen yine kaçıyorsun benden! Yapma böyle Byeol, yalvarırım yapma!”

Byeol çocuğun gözlerinin taa içine bakan yalvarır bakışlarını kalbinin en derininde hissetti, anlatamazdı ama, yapamazdı..

“Annemi özledim..” dedi sessizce. “Hem o adama ve kızına da tahammül edemiyorum artık.. Sinirlerim yıprandı iyice. Seni de korkuttum özür dilerim..”

“O çocukla mı ilgili?” diye sordu Jun Suh sessizce. “O hocan olacak çocuk mu üzdü seni, bu yüzden mi bana anlatmak istemiyorsun?”

Byeol kızsın mı gülsün mü bilemedi bir an. “Ah be çocuk” dedi içinden. “Nereden de aklına geldi Min Hyung?”

“Hayır” dedi başı yerde. “Sadece korkuyorum.. Kötü biri olmaktan korkuyorum.. Her gün, yavaş yavaş, bir canavara dönüşüyorum sanki.. Jun Suh-ah.. Ben kötü biri değilim.. Kötü biri olmak istemiyorum.. Yardım et bana ne olur..”

Yine ağlamaya başlamıştı. Jun Suh “Hayır” dedi kızın gözyaşlarını silerken. “Sen kötü falan değilsin.. Hele canavar hiç değilsin.. Sen sadece kötü olmaya çalışan küçücük bir kızsın, ki bunu hiç başaramıyorsun anladın mı?”

“Gerçekten mi?

Jun Suh minik bir kedi yavrusu bakışıyla kendisinden onay bekleyen bu kıza gülümseyerek başını salladı. Evet yine kaçıyordu, yine her şeyi tek başına yükleniyordu, ama “bana yardım et” diyebilmişti sonunda, ona elini uzatmıştı, bu bile ona yetiyordu..

Byeol yavaşça ayağa kalktı, gülümsemeye çalışarak:

“Sen işine dön” dedi. “Ben de eve gidiyorum.”

“İyi misin?” diye sordu Jun Suh, elleri hala kızın kolundaydı. Byeol:

“İyiyim” dedi burnunu çekerken. “Merak etme geçti bile.. Teşekkürler, yordum seni de.. Sonra.. Evde görüşürüz..”

Yavaşça kalkıp cevap beklemeden yürüdü. Arkasına döndüğünde Jun Suh’nun hiç hareket etmeden onu izlediğini görüp gülümsedi. Tam dönüp yürümeye devam ederken çocuğun sesiyle durdu olduğu yerde:

“Bir dakika!”

Olduğu yerden Jun Suh’nun yanına doğru koştuğunu hissediyordu Byeol. Yavaşça arkasını döndü.

“Peki..” dedi Jun Suh nefes nefese. “Neden benim yanıma geldin? Neden başkasına gitmedin?”

Düşündü Byeol, çocuk haklıydı, neden aklına ilk o gelmişti, neden onun omzundayken ömür boyu uyumak istercesine mutluydu? Cevap gün gibi ortadaydı işte, Byeol zaten bildiği bu cevabı düşündüğünde irkildi önce, ama rahatladı, artık gözlerinin içine bakamasa da gönlüne bakabilecekti.. Ama.. Yine aynı şey olmuştu işte.. Doğru insan yanlış zamanda karşısına çıkmıştı.. Ona “Çünkü sen benim Jun Suh’msun” diyemiyordu..

“Senden başka kimsem yok..” dedi gözleri yerde. “Bu şehirde yalnızım biliyorsun..”

Cevap beklemeden gülümseyerek arkasını dönüp hızla uzaklaştı oradan. Birkaç saat önce yaşadığı her şey silinmiş, değişik bir boyuta taşınmıştı sanki:

“Jun Suh ve ben.. Kardeşimle birlikte olması gereken kalp hırsızım.. Ve onu bu işin içine sokan ben..”

Jun Suh ise önce tepkisiz kalakalsa da kocaman bir gülümseme yolladı Byeol’ün arkasından. Sessizce fısıldadı sonra:

“Teşekkür ederim.. Kafamdaki kara bulutları biraz olsun dağıttığın için.. Bana elini uzattığın için.. Ya ben.. Gözlerindeki bu acıyı nasıl dindireceğim?”

***

Boyfriend-Boyfriend

Son kez kolundaki saate baktı Min Hyung, tam bir saat geç kalmıştı. Muhtemelen gelmeyecekti bugün. Mazeretsiz dersi nasıl ekebilirdi, arayıp haber vermesi gerekmez miydi her şeyden önce? Ama ya başına bir şey geldiyse? Min Hyung masadan düşen kalemle kendisine geldi, dizlerini öyle hızlı sallıyordu ki masadaki her şey birbirine girmişti..

“Arasam mı?” dedi içinden. “Tabi ya, bu benim en doğal hakkım, sonuçta dersimiz…”

Cümlesini tamamlamadan eline telefonu aldı. Kapalıydı işte, sesli mesaj bırakmaya karar verdi:

“Lee Byeol-ssi.. Ben Kang songseng.. Bugün dersimiz vardı.. Ve sen.. Özür bildirmeden derse gelmedin.. Mesajımı aldığında mazeretini belirtmek için beni ara. Yani.. yoklama listesini doldurmam gerekli..”

“Gönder” tuşuna basar basmaz pişman olmuştu:

“Aptal! Yoklama listesini doldurmam gerekli mi? Öğretmen olduğunu laf arasına sokmasan olmaz zaten! Şu flört öncesi şapşallığın hiç bitmeyecek senin!”

Ağzından çıkanlarla irkildi bir an, odada biri var mı diye kontrol edercesine etrafına baktı. Yalnızdı, ama ufak bir sorun vardı işte.. Artık hislerini dizginleyemiyordu..

“Umarım o aptal mesajı okumadan siler” diyebildi yalnızca. Çünkü onun öğretmeni olmak istemiyordu artık..

***

Yorgun adımlarla sınıftan çıktı Byeol. Boşuna gelmişti okula, dersten tek bir satır bile aklında kalmamıştı. Finaller yaklaşıyor olmasaydı hiç gelecek hali yoktu, tabi bir de Min Hyung ile konuşma meselesi vardı, dünkü toplantıya gelmemişti ve söyleyecek tek bir bahane bile bulamıyordu.

Hiç düşünmeden bölüm odasının kapısını çaldı. İçeriden ses gelmese de kapıyı açtı. Min Hyung odanın en sonundaki masasına oturmuş gazete okuyordu, sağ kolunun olduğu yerde kahvesi, gözlerinde siyah kalın çerçeveli gözlüğü vardı. Hareket etmese insan olduğundan şüphe duyulabilirdi. Byeol bir müzede olduğunu ve onu incelemeye geldiğini hissetti bir an, dokunmasalar bu çocuğu saatlerce izleyebilirdi.. 

Gazetesine dalmış olan Min Hyung kapının açılmasıyla kafasını kaldırdı. Girenin Byeol olduğunu fark ettiğinde heyecanlansa da bunu belli etmemeye çalışarak gülümsedi ve elindeki gazeteyi masanın üzerine bırakıp gözlüğünü çıkarttı.

“Merhaba hocam” dedi Byeol sessizce. “Ben.. Dün gelemedim.. Çok acil bir durum söz konusuydu.. Çok özür dilerim.. Gerçekten..”

“Dur” dedi Min Hyung gülümseyerek. “Önce otur şuraya. Ne oldu bu kadar acil? Gözlerinin durumuna bakılırsa bugün gelebilmen bir mucize..”

Karşısındaki aynaya bakan kız gerçekten gözlerinin hala hafif şiş olduğunu gördü. Çocuğa dönüp:

“Ailevi bir mesele. Geçti ama, iyiyim şimdi..” dedi.

Min Hyung kıza inanmasa da daha fazla soru sormak istemedi.

“Bir dahakine toplantıya katılamadığın zaman önceden haber vermelisin. Hem dün sana mesaj göndermiştim daha sonra beni aramadın..”

“Dünden beri telefonum kapalı” dedi Byeol. “Hatta açayım şimdi bir dakika..”

Min Hyung şaşırmıştı:

“Mesajımı okumadın yani?”

“Evet”

“Yaa! Okuma o zaman, artık gerek yok yani, okumadan sil, evet evet sil..”

Byeol ondaki bu şaşkın halleri Jun Suh’ya benzetti, hep cool tavırlarına alışkın olduğu bu çocuğun nesi vardı böyle?

“Ben gidiyorum o zaman” dedi kalkarken. “Dünkü dersi telafi edebiliriz değil mi?

“Elbette. Bu hafta bir gün ayarlayacağız..”

Kapıdan çıktığında saçma bir şekilde çocuğun gönderdiği mesajı merak ediyordu Byeol. Oysa ki şu an kafeye gidiyordu ve düşünmesi gereken tek şey de bu olmalıydı..

City Hunter-Suddenly

Otobüse binmedi, elinden geldiğince daha geç varmak istiyordu. Düşünmekten kafası çatlayacaktı artık, kafede güvenlik kamerası var mıydı? Varsa neden hiç dikkatini çekmemişti bugüne kadar? Maili silmişti değil mi? Silinenler klasöründen de silmiş miydi? Kafeye girdiğinde ne ile karşılaşacaktı? Hem belki de hiçbir problem yoktu ortada, belki de Bay Song randevu saatini telefonla haber vermiş, her şey beklendiği seyrinde gitmişti.. Böyle bir sürü soru vardı aklında işte.. Dünkü o duygusal moddan çıkmış sadece korkuyordu Byeol. Yoksa dün Jun Suh’nun omzunda hissettiği o acı çoktan uçup gitmişti bile..

Kapıdan girmeden önce derin bir nefes aldı, “Ne olacaksa olsun” dedi içinden. “Korkunun ecele faydası yok ya!”

Kafe boştu yine, Ha Neul ve müdür Choi bir masada oturmuş hararetli hararetli tartışıyorlardı, Tae Woo ise ortalarda yoktu. Gülümseyerek herkese selam verdi Byeol, sonra her zamanki gibi soyunma odasına doğru yöneldi. Kimse ona tuhaf davranmıyordu, farklı bakmıyordu. Byeol tam rahat bir nefes alıp önlüğünü takarken garsonlardan biri yanına yaklaştı ve:

“Neler oldu tahmin edemezsin?” dedi heyecanla.

“Ne oldu?”

“Bay Song Bay Tae Woo ile kararlaştırdıkları randevuya gelmemiş!”

“Ne!”

Byeol elinden geldiğince şaşırmaya çalışıyordu, ki gerçekten şaşırmıştı.

“Evet, hem de hiç haber vermeden gelmemiş. Bay Tae Woo onunla konuşmaya gitti, hepimiz olacakları çok merak ediyoruz.”

Byeol şaşkın bir suratla odadan çıkıp mutfağa yöneldi. Tam o anda Tae Woo içeri girdi, yüzü berbat bir haldeydi, Byeol onu hiç böylesine kötü görmemişti..

Atkısını masalardan birine fırlatıp Ha Neul’ın oturduğu masaya çöktü adam.

“Baba! Ne olmuş! Neden randevuya gelmemişler? Özür dilediler mi?”

“Her şey bitti..” dedi Tae Woo başı yerde. “Şube meselesi kapandı artık..”

“Nasıl???”

Tae Woo’nun sesi titriyordu:

“Adamlar mail attıklarını iddia ediyorlar, atmışlar hatta, gösterdiler bana, randevunun 11’den 9’a alındığını bildiren bir mail atmışlar, ve benim adresimden bir de cevap gitmiş adamlara, teyit cevabı.. Bay Song saat 9’da randevu yerine gidip tam bir saat beklemiş beni, ki adam dakikliğiyle ünlü.. Her şey bitti işte bitti..”

Ha Neul şaşkınlıktan konuşamıyordu:

“Nasıl? İnanamıyorum! Kim teyit maili atmış adamlara? Baba mail almadığına emin misin?”

“Eminim tabi! Böyle bir şeyi unutabilir miyim?”

“Kim cevap gönderip mailleri sildi peki kim? Şifreni bilen biri var mı?”

“Bilmiyorum.. Ayrıca IP numarasını gösterdi adamlar, benim bilgisayarımdan atılmış mail.”

Herkes donakalmıştı, içlerinden biri atmıştı o maili, kimdi peki bu casus ve neden böyle bir şey yapmıştı?

“Ne zaman gönderilmiş bu mail peki?” diye sordu Ha Neul.

“Dün saat 11.58’de.”

Derin bir iç çekti sonra:

“Sang Hyuk şerefsizinin işi bu biliyorum, kimbilir hangi adamını alet etti bu işe, ama ama.. Ben yapacağımı biliyorum..”

Ha Neul elini adamın omzuna koydu, daha sonra kafe çalışanlarına döndü ve:

“Beni dinleyin!” diye bağırdı. “İçimizden biri yaptı bunu! Hepinizle tek tek konuşacağım! Bu mesele çözülecek anlaşıldı mı?”

Birden Byeol’e döndü, işe en son giren O’ydu ve en yüksek şüphelilerden biriydi bu nedenle.

“Ben.. Dün çalışmadım, kafeye hiç gelmedim..” dedi Byeol, sesinin titremesine engel olamıyordu. Kuşku dolu gözlerle kızı süzdü Ha Neul, o şefkat dolu gözlerinden eser bile yoktu o anda..

“Ben duramayacağım..” dedi Tae Woo. “Eve gidiyorum. Başım ağrıyor..”

Adam ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi. Ha Neul tüm gücüyle babasını kolundan tuttu:

“Ben de seninle geliyorum!”

“Hayır sen kal!” dedi adam. “Bugün burası sana emanet!”

Baba kız kol kola kapıya doğru yürüdüler. Dışarı çıkana kadar Ha Neul en az 4 kez öpmüştü babasını, Byeol onları böyle gördükçe vicdan azabından kurtuluyor, yaptığı şeyden gizli bir mutluluk bile duyuyordu hatta..

Babasını taksiye bindiren Ha Neul ofise geçti. Daha sonra uzun zaman kendisinden ses seda çıkmadı. Min Hyung’un gelişi bile onu odadan çıkaramamıştı. Sadece bir kahve içmek için gelen çocuk müdür Choi’den olanları dinlemiş çok üzülmüştü. Byeol ise olabildiğinde her şeyden habersiz saf kızı oynamaya çalışıyordu.

Daha sonra çalışanlarla teker teker konuşmaya başladı Ha Neul. Bunca yıl birlikte çalıştıkları insanları sorgulamak onun da hoşuna gitmiyordu ama bunu yapmak zorundaydı. Her şeyden öte ekmek teknelerinde bir casus barındırıyor oldukları fikri her şeyden ağırdı.

Herkesle konuşmasını tamamladığında Byeol’e döndü. Kız tekrar:

“Ben dün çalışmadım” dedi. Neden tekrarlatmak zorunda bırakıyordu ki sanki?

Cevap vermeden ofise girdi Ha Neul. Onun bu halleri Byeol’ü korkutuyordu..

Birkaç saat sonra hızla odadan çıkıp çalışanlara seslendi:

“Dün sabah kim temizledi ofisi?”

“Ben..” dedi garsonlardan biri çekinerek.

“Yerleri de silmiştin değil mi? Komple temizlemiştin yani?”

“E.. Evet..”

“Peki bugün temizlendi mi bu oda?”

“Hayır..”

Ha Neul elini havaya kaldırdı:

“Bu kimin peki?”

“Lanet olsun!” dedi Byeol içinden. Ha Neul’ın elindeki şey onun küpesiydi! “Hiç çaktırmasam mı?” dedi bir an içinden. Ama kafedeki kızlardan biri küpesini çok beğenmişti, onun olduğu eninde sonunda ortaya çıkacaktı..

“Benim..” dedi Byeol gülümsemeye çalışarak. “Kaç gündür onu arıyordum..”

Küpesini almak için uzattığı eli havada kalmıştı, Ha Neul küpeyi hala elinde tutuyordu.

“Bu küpeyi dün düşürmüş olmalısın, malum dün sabah ofis komple temizlenmiş. Bugün de o odaya hiç girmedin değil mi?”

Herkes bu sözlerdeki ağır imayı anlamıştı, Ha Neul Byeol’ü suçluyordu!

Byeol ise çok zor bir durumun içine düşmüştü, lanet küpe yüzünden buradan rezil bir şekilde kovulmak vardı, hem de tek kelime edemeden, hiçbir şey açıklayamadan, nankör bir casus damgasıyla..

“Ben.. Günlerdir arıyorum bu küpeyi.. 3.. 3 gündür kayıptı..”

“Dünkü temizlikte bulunurdu öyle olsaydı..”

“Bilmiyorum.. Gözden kaçmıştır belki.. Sonuçta dün yoktum ben”

Kıza inanmayan gözlerle bakıp cevap vermeden tekrar içeri girdi Ha Neul. Bu kızda hep farklı bir şeylerin olduğunu hissetmişti zaten. Bu meseleyi babasıyla konuşması gerekliydi, O’na güvenmiyordu çünkü..

Yan masada oturan Min Hyung Ha Neul’ın kendisine soğuk bir selam vermesinden çok Byeol’a karşı takındığı tavra şaşırmıştı. Ses tonu, bakışı, hiçbir şeyi eski Ha Neul’a benzemiyordu artık. Nefreti kimeydi, casusa mı, Min Hyung’a mı yoksa Byeol’e mi?

Byeol daha fazla dayanamayacaktı, dün gece hiç uyumadığı için başı deli gibi ağrıyordu ve ayakta duracak hali kalmamıştı. Müdür Choi’den izin alıp hazırlanmaya başladı. Aynı anda Min Hyung da hesabını ödemiş kalkıyordu. İkili kafeden birlikte çıktılar.

Seeya-My Heart is Touched

“Nasıl gideceksin?” diye sordu Min Hyung.

“Otobüse bineceğim..”

“Ben de taksiye binerim arabamı almadım, ama biraz yürüyelim istersen, hava almak iyi gelir belki..”

Byeol “tamam” anlamında başını salladı ve batan güneşin binaların arasından sızan ışığı altında yürümeye başladılar. İkisi de konuşacak tek bir kelime bulamıyordu. Kafedeki bu saçma sapan olaydan da bahsetmek istemiyorlardı. Byeol zaten çok gergindi.. Min Hyung’un yanında da Jun Suh’nun yanında olduğu kadar rahat olabilmeyi diledi bir an.

Min Hyung soluna döndüğünde Byeol’ün geride kaldığını gördü, dükkanlardan birinin vitrinine takılmıştı genç kız, hayran gözlerle karşısındaki elbiseyi süzüyordu. Elbise toz pembeydi, eteğinin ön kısmı arkasından daha kısaydı ve etekleri asimetrik kesilmişti. Byeol tüm bu detayları büyük bir merakla incelerken Min Hyung şaşkın bir bakışla:

“Çok beğendin sanırım..” dedi.

Çocuğun sesiyle kendine gelen Byeol:

“Yoo hayır” diyebildi. “Sadece bakıyordum.”

Min Hyung onun bu suçlu çocuk hallerine gülümsemeden edemedi:

“Bence bu elbise sana çok yakışırdı, mesela baloda giyecek olsaydın..”

Byeol dönüp elbisenin fiyatına bir kez daha baktı ve geri çekildi:

“Yok yok.. Zaten çok da beğenmedim, hem pembeyi hiç sevmem zaten..”

“Bence üstünde görmeliyiz” dedi Min Hyung kızı kolundan tutup içeri doğru çekerken. Byeol adeta şok olmuştu, hocası kankası gibi davranıyordu!

“Şu elbiseyi denemek istiyoruz” dedi tezgahtar kıza gülerek. Byeol “Ama!” diyemeden kucağına bırakılıverdi pembe elbise ve sırtından kabine doğru itildi genç kız. Ne yapmalıydı? Bu elbise kafeden alacağı maaşın tam 3 katıydı, almasına imkan yoktu.

“Ah bu zengin çocuk neden halimi hiç anlamıyor?” diye söylendi elbiseyi giyerken. İkinci bir rezilliğin yaşanmasına ramak kalmıştı.. Utana sıkıla kabinden çıktığında gözlerinin içi gülen Min Hyung omuzlarından tutup boy aynasına doğru çevirdi kızı:

“Bak! Bu elbise kesinlikle senin için dikilmiş, hatta bu ayakkabılar da..”

Önüne koyduğu kahverengi önü açık ayakkabı gerçekten de çok güzel görünüyordu. “Battı balık yan gider” dedi Byeol içinden ve ayakkabıları da giydi. Bir an için kendisini Ha Neul’ın yerine koydu, bu kıyafetin içinde onun kadar güzel olmuş muydu acaba?

“Bize bir indirim yaparsınız herhalde” dedi Min Hyung tezgahtar kıza gülümseyerek. Bu gülümsemenin ardından kendinden geçen kız zorla Byeol’e döndü ve:

“Tebrikler agasshi” dedi. Bu gün gelen 100. müşterimiz olduğunuz için istediğiniz 2 ürüne ücretsiz sahip olma hakkını kazandınız.”

“Ne!!”

Byeol şoka girmişti, bu olabilir miydi? Böylesine kötü bir günde, hatta kötü günler silsilesinde şu duydukları gerçek olabilir miydi?

“Şuraya bir de şuraya imza atmanız yeterli!”

Byeol sevinçle kızın getirdiği kağıtları imzalayıp tekrar kabine girdi. Kız girer girmez çantasından cüzdanını çıkaran Min Hyung gülümseyerek kredi kartını tezgahtar kıza uzattı. Kız yine mest olmuş bir yüz ifadesiyle kasaya gitti, tek bildiği kabindeki kızı deli gibi kıskanmış olmasıydı..

***

Jisun-Crazy in Love

Aradan geçen birkaç günde çok da bir şey değişmemişti aslında. Ha Neul babasına Byeol’ün küpesini göstererek onun güvenilmez biri olduğunu ve en azından işten çıkartılması gerektiğini söyledi. Tae Woo ise inatla ellerinde hiçbir kanıtın olmamasından bahsediyordu:

“Kız o gün kafeye gelmedi” diyordu. “Ufacık bir küpe yüzünden onu suçlayamazsın. Hem.. Onun güvenilmez olduğunu da nereden çıkarıyorsun? Bence hiç de düşündüğün gibi bir kız değil Byeol..”

Ha Neul sinirden çıldıracak gibi oluyordu. Hele babasını mutsuz, sapsarı bir yüzle yorgan altında gördükçe onlara bu kazığı atan kişiyi bulup kendi elleriyle boğmak istiyordu. En çok bu Byeol meselesiydi canını sıkan. O bu kıza asla güvenmeyecekti..

Byeol ise bu işin içinden böyle bir biçimde sıyrılabildiğine inanamıyordu. Kaç gündür kafede polisler dolaşıyor, herkes sorgulanıyor, Byeol ise bu ortamda soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Nasıl böyle zor bir durumun içine düştüğüne kendisi de inanamıyordu. Hiçbir sırrın ömür boyu gizli kalmayacağını da biliyordu, ama bu onu çok da korkutmuyordu artık..

Polis en sonunda cevap mailini atan kişinin Tae Woo’nun bilgisayarının IP numarasını kullanmış olabileceğinden bahsetti. Hatta IP Spoofing adlı bir yöntemle birçok bilişim suçunun işlendiğini söyleyerek kafe çalışanlarını biraz olsun rahatlattı. Aralarında bir casusun olması fikri hiç de hoş değildi çünkü.. Ama bu IP çalma fikri Ha Neul’ın aklına hala yatmıyordu bir türlü, kendisine engel olamıyordu..

Tüm bu karmaşanın içinde balo günü gelip çattı. Ha Neul aramasa Jun Suh’nun gözü balo falan görecek durumda değildi. Ayrıldıkları günden beri doğru dürüst görememişti Byeol’ü. Sabahları “günaydın” akşamları “iyi akşamlar”dan öteye gidememişlerdi bir türlü. Yakınlaşmaları gerekirken daha da uzaklaşmışlardı sanki birbirlerinden. Oysa Jun Suh’nun hissettikleri gerçekti, Byeol’ün göğsünün üzerinde atan kalbini hala hissediyordu, gözlerinin içine bakan gözlerini bir türlü aklından çıkaramıyordu. Bu balo denen teranede onu başkasının kolunda görmeye nasıl tahammül edecekti? Bu saçma oyunu sürdürmeye dayanamıyordu artık..

Son bir kez gardrobuna bakarken çalan kapıyı açmaya gitti. Gelen elindeki takım elbisesiyle Jung Woo’ydu.

“Al bakalım” dedi elbiseyi Jun Suh’ya uzatıp. “Dikkatli kullan ha, buna bir şey olursa cadaloz patronum maaşımdan keser bilesin..”

Takımı elinde evirip çeviren Jun Suh burnunu büktü:

“Bu da tam şoför üniforması gerçekten ya, Sebastian gibi gezeceğim ortalıkta, rezillik diz boyu, bari şapkanı da getirseydin püsküllü falan..”

“Beğenemedin mi? Ver ver o zaman, git güzel bir smokin bul kendine!”

Üzerine gelen Jung Woo’dan ani bir sıçrayışla kaçabilen Jun Suh gülmeye başladı:

“Beğenmeyip ne yapacağım? Elimdeki tek adam eder takımı Jung Suh’nun okul taksitini ödemek için satmıştım. Kotla giderim artık partilerine..”

“Ben bilmem” dedi Jung Woo. “Takıma sahip çık, haydi ben kaçıyorum, açlıktan ölmek üzereyim..”

Jun Suh elindeki şoför üniformasıyla olduğu yerde kalakaldı. Aslında ne giyeceği hiç de umrunda değildi aslında. Byeol ne yapıyordu şimdi? Hazırlanıyor muydu o çocuk için?

Ha Neul’ın canı da en az Jun Suh kadar sıkkındı aslında. Hatta ondan çok daha kötü bir durumdaydı. Yıllarca bu günü hayal etmişti, yıllarca Min Hyung’un balo resimlerine bakıp:

“Bir gün bu baloya birlikte gideceğiz” demişti. “Bir öğrencin olayım…”

Olmamıştı işte.. Üzerindeki beyaz elbiseye buruk bir gülümsemeyle baktı:

“Senin içindi bu elbise, en sevdiğin renk.. Beyaz..”

İrkildi birden, kendine gelmesi gerekliydi, kavalyesi Jun Suh’ydu ve ikisi bu gece çok eğleneceklerdi..

Byeol ise şansının ne kadar açık olduğunu düşünüyordu küçücük aynasıyla elbisesine bakmaya çalışırken. Mail meselesinden sıyrılmıştı ve balo elbisesi artı ayakkabısı gerçekten ayağına gelmişti.. Tam bunları düşünüp gülümserken aklına birden Jun Suh geliverdi, yine göğsüne kocaman bir kaya oturdu sanki. Kaç gündür tek kelime konuşmamışlardı, çok özlemişti onu, tek bir şarkısını dinleyebilmek için neleri vermezdi o anda..

“Özür dilerim Jun Suh” diye fısıldadı. “Her şey için..”

Min Hyung arayıp onu almak için hangi adrese gelmesi gerektiğini sormuş, Byeol ise onu sokağın başındaki duraktan almasını istemişti. Henüz evini görmesini istemiyordu, hele ona layık gördüğü o residancedan sonra..

Byeol dışarı çıktığında elinde olmadan yukarı baktı. Jun Suh gitmiş miydi acaba?

Gitmemişti, perde aralığından Byeol’a bakıyordu ve görebildiği kadarıyla bu kız bu gece gerçekten muhteşem görünüyordu..

Jun Suh’yu göremeyen Byeol ayağındaki topuklular yüzünden yavaş adımlarla yokuşu inmeye başladı. Onun hemen ardından evden çıkıp kızın peşinden koşan Jun Suh ise duraktaki beyaz Audi’yi görüp olduğu yerde kalakaldı. Ne olmasını bekliyordu ki sanki.. Ne O Byeol’ü anlayabilecekti, ne Byeol kendisini anlatacaktı Ona.. Jun Suh sabrının son demlerini yaşıyordu adeta, son bir damla onu çıldırtmaya yetecekti..

***

Min Hyung’un kolunda salona girdi Byeol, tüm kızlar ona öyle bariz bir kıskançlıkla bakıyorlardı ki, kız adeta utanmış, başını yerden kaldıramıyordu. Ee yanındaki Min Hyung’tu ve beyaz takımı içerisinde bu gece her zamankinden daha da büyüleyici görünüyordu..

Ft Island-Heartache

Byeol koskoca salonu gözleri taramaya devam ediyordu, Jun Suh buralarda bir yerde olmalıydı, o kızın kolunda bile olsa onu görmek istiyordu, bu isteğine engel olamıyordu artık..

Ve işte oradaydı. Siyah bir takım giymişti, hemen sağ kolundaki Ha Neul ise beyaz elbisesiyle yine iyilik meleği edasında gülücükler saçıyordu. Byeol bu kalp hırsızlığı meselesini ortaya çıkardığı ana dönüp kendisini tokatlamak istiyordu.

“Benim Jun Suh’m ve bu kız..” diye fısıldadı. “Hay aklıma tüküreyim ben!”

Min Hyung akademisyen arkadaşlarının yanına gitmiş, yalnız kalan Byeol ise ikramlardan tadıyordu. Bu sırada konukların da tamamı gelmiş salon neredeyse dolmuştu bile. Önce rektör çıkıp uzunca bir konuşma yaptı. Byeol, Jun Suh-Ha Neul ikilisini, kızın elini kolunu incelemekten tek kelime anlamamıştı zaten. Ardından fakültelerin dekanlarından birkaçı da kısa birer konuşma yaptılar. Daha sonra kutlama pastası da kesildi ve balo vals müziğiyle başlamış oldu!

Hala yalnız başına bir köşede sıkılmakta olan Byeol Jun Suh’nun sesiyle irkildi:

“Byeol-ah!

Saatlerdir bunca şey düşünüp tam tersi kayıtsız davranmak ne zor şeymiş bir kez daha anladı Byeol. Rahat bir ses tonuyla:

“Aa! Jun Suh-ah! Merhaba, seni görmemiştim..”

“Ben seni gördüm” dedi Jun Suh sessizce. “O kadar güzel olmuşsun ki uzayda olsan yine görürdüm herhalde..”

Byeol kalp atışlarının hızına engel olamıyordu, kesin kıpkırmızı olmuştu o anda!

“Teşekkür ederim” dedi duyulamayacak kadar kısık bir sesle. O kadar heyecanlanmıştı ki hemen yanı başındaki Min Hyung’u bile fark etmemişti. Salonda iki kişi olduklarını düşünmek istiyordu..

Ve duymayı en çok istemediği ses kulaklarında çınladı:

“Dans edelim mi Jun Suh-ssi?”

Ha Neul cevap beklemeden kolundan tutup dans pistine çekmişti Jun Suh’yu. Byeol bir anda ellerinin titrediğini hissetti. Ne sanıyordu bu kız kendini? Konuşuyorlardı daha, nasıl çekip götürebilirdi Jun Suh’yu? Nasıl nasıl?

Olduğu yerde duramayacağını fark etti Byeol. Hızla çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. O anda tuvalet gözüne çarptı ve hışımla içeri girdi. Sakinleşmesi gerekliydi. Yüzünü yıkamak istiyordu ama makyajı akacaktı öyle yaparsa. Çaresiz olduğu yerde beklemeye başladı. Birden çantasının titrediğini hissetti. Telefonunu eline aldığında annesinin arıyor olduğunu gördü. Sabah da açmamıştı telefonunu, kadın merak ediyor olmalıydı. Telefonu cevaplamak zorunda kaldı Byeol:

“Alo.. İyiyim anne.. Sabah dersteydim aramışsın sen.. Evet.. Fena değillerdi, kalmayacağım sanırım.. Evet alıştım.. Babam mı?”

Artık bir cevap vermeliydi. Annesi her telefonda babasını soruyordu..

“Evet tanıştım.. Eh işte.. Bilmiyorum daha.. daha yeni tanıştık.. Seni sordu mu?”

Byeol dayanamıyordu artık:

“Sormadı anne! Soracağını da sanmıyorum! Yeter anne yeter! Adını bile duymak istemiyorum o adamın! Babammış! O mu benim babam?Tae Woo denen o adamdan da kızından da nefret ediyorum!”

Byeol sinirle telefonu kapattı, sinirleri iyice harap olmuştu. Eve gitmek istiyordu. Tuvaletin yarı açık kapısını ittiğinde karşısında Min Hyung’u gördü birden. Çocuğun yüzü allak bullaktı:

“Byeol-ssi sen.. Tae Woo ajusshinin.. kızı?”

***

-9. Bölümün Sonu-

Genel içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 22 Yorum

8. Bölüm: Ne Yaptım Ben?

Yeni bölüme başlamadan önce sağ sütuna bakmanızı önemle rica ediyorum 🙂 Hikayemizin cici mi cici bir afişi daha oldu.. Bu güzel afişi armağan eden sevgili Mydestiny‘e buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Yeni bölüm de benim sana armağanım olsun^^

—o—

Ha Neul gözlerini karşılarındaki adamın gözlerine dikmiş ondan bir cevap bekliyordu. Adamın yüzünde ise düşünceli bir ifade vardı:

“Bilemiyorum” dedi. “Bu çocuk, öğrenci mi?”

Ha Neul umutsuzca “hayır” diyecekken:

“Öğrenciydim” dedi Jun Suh. “2 yıl önce, tabi bu bir işe yarar mı bilmiyorum..”

“Öğrenci olmayan birini yarışmaya alırlar mı bilmiyorum, yarışma komitesiyle konuşur size haber veririm” dedi adam. Ha Neul ise yalvarır gözlerle:

“Si Hoo ile aylardır çalışıyorduk hocam” dedi. “Onun yerine Jun Suh’dan başka birini bulmamız imkansız, komite ile görüşürken bunları da belirtirsiniz değil mi?”

Adam ifadesizce başını salladı. Sözün bittiğini anlayan gençler odadan çıktılar. Jun Suh şaşkın bakışlarla Ha Neul’ı süzüyordu, utangaç gözlerle çocuğa döndü genç kız:

“Çok özür dilerim Jun Suh-ssi, şarkı yarışmasına katılacağız bu ay sonunda, solistimiz geçen gün kaymaya gitmişti, düşüp bacağını kırmış, aklıma ilk sen geldin..”

Gülümsedi Jun Suh, böyle paldır küldür bir işin içine düşmüş olsa da ilk akla gelen kişi olmak gururunu okşamıştı:

“Solistiniz olmaktan onur duyarım küçük hanım..” dedi. Ha Neul bunun üzerine neşeyle Jun Suh’nun boynuna atladı:

“Çok teşekkür ederim, hadi gel sana bir kahve ısmarlayayım, oradan gidersin provana. Bu arada öğrenciyim dedin, sen ne okuyordun?”

Mor ve Ötesi-Araf

İki genç konuşa konuşa koridorun sonuna doğru yürümeye başladılar, hemen yan taraflarında onları dinleyen Byeol ise tuhaf bir ifadeyle arkalarından bakakalmıştı:

“Şans Jun Suh’nun yanında” dedi sessizce. “Ha Neul ile sık sık bir araya gelecek bundan sonra..”

Tuhaf şeyler hissediyordu, her zaman kontrolü altında olan, bir mesajıyla her ne isterse istesin yapmaya hazır olan Jun Suh’yu başka bir kızın kolunda görmek kendisini kötü hissetmesine sebep olmuştu.

“Jun Suh.. Benim Jun Suh’m..”

Kendine geldi bir anda:

“Benim Jun Suh’m da ne demek! Sanki evcil hayvanım oldu çocuk hayret bir şey! Aptalsın Byeol aptalsın!”

Aynı anda odasında dosyasını unuttuğunu fark eden Min Hyung hızla merdivenlerden çıkarken tekrar Jun Suh ve Ha Neul’ı görünce merak etmeden duramadı, bu çocuk da kimdi? Öğrencileri miydi acaba?

Min Hyung’u gören Ha Neul gülümseyerek elini Jun Suh’un yüzüne koydu ve:

“Acelen varsa git sen” dedi gözlerinin içine bakarak. Jun Suh birden heyecanlansa da:

“Tamam” dedi sakince. Vedalaşıp ayrıldılar. Arkasına dönen Ha Neul ilk defa görüyormuş gibi Min Hyung’a hafifçe selam verip yoluna devam ederken bir anda koluna dokunulduğunu hissetti:

“Merhaba Ha Neul.”

Ha Neul heyecandan titremeye başladı:

“Me.. Merhaba..”

“Geçen gece partine hazırlıksız gittiğim için hediyeni verememiştim, bu senin..”

Ha Neul çocuğun uzattığı kutuyu aline aldığında kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kutuyu açtığında güneş motifli iki küpeyle karşılaştı:

“Teşekkürler” derken hala sesi titriyordu.. Kendine gelmesi lazımdı bir an önce:

“Hiç gerek yoktu ama” dedi sakin bir ses tonuyla. “Zahmet etmişsin..”

Min Hyung sessizce:

“Güneş..” dedi. “Senin sıcak gülümsemeni hatırlattı bana, eski günlerdeki sıcak gülümsemeni..”

Onun bu ses tonu.. Bu derin bakışı.. Ha Neul çaresizce elindeki küpelere dikti gözlerini. “Sen kaybettin o gülümsemeyi!” diye bağırmak istiyordu çocuğun yüzüne.. “Artık bu soğuk bakışlardan başka bir şey bulamayacaksın!”

Bunun yerine yavaşça selam verip arkasına döndü ve oradan hızla uzaklaşmaya başladı, Min Hyung’un yüzünde ise derin bir hüzün vardı:

“Gülümsemeni özledim..” dedi sayıklar gibi.

“Seni çok özledim..” diyordu Ha Neul aynı anda ıslak gözlerini silerken. “Deliler gibi hem de..”

***

Hava oldukça kötüydü bu günlerde, Byeol’ün giriş kattaki evi de daha gündüz saatlerinde karanlığa bürünmüştü bile. Işıkları açıp kitabını önüne aldı genç kız, yarın yine telafi sınavına girmesi gerekliydi, derslerden de okuldan da çok sıkılmıştı. Üstüne üstük kafasını da veremiyordu önündeki kalın kitaba, gözünü kapatır kapatmaz Jun Suh ve onun kolunu tutan Ha Neul gözlerinin önünde beliriveriyordu.

“O kadar sözleşme imzaladık” dedi kendi kendine. “Bana her şeyi haber vermesi lazımdı. Gerçekten hoşlandı mı bu kızdan yoksa?”

Telefonunun sesiyle kendine geldi, mesaj gelmişti, Jun Suh’dan hem de..

“Byeol-ssi, sana anlatmam gereken şeyler var. Ha Neul müzik grubunun solisti olmamı istedi, ben de kabul ettim.”

Byeol neşeyle gülümsemeye başladı, hala onun kontrolü altındaydı, hala onun Jun Suh’suydu.

“Tamam, sonra konuşuruz” yazdı sadece. Saniyeler geçmeden yeni mesaj gelmişti bile:

“Ben yakınlaşmanın yollarını düşünürken O kendi ayağıyla geldi bana. Ne güzel değil mi?”

Düşündü Byeol, evet çocuk haklıydı, kız kendi ayağıyla gelmişti Jun Suh’ya, planları tıkır tıkır işliyordu.

“Evet haklısın” yazdı bu mesaja da. Tam telefonu cebine koymuşken bir mesaj daha geldi:

“Bu akşam ilk performansımı izlemek istersen saat 8’de Skullbar’dayım^-^”

“Yarın sınavım var ders çalışacağım” yazdı Byeol aceleyle. Telefonu son kez cebine soktuğunda hala mesaj sesi bekliyordu içten içe, ama mesaj gelmedi, çaresiz dudağını büküp kitabına gömüldü..

“Israr etse ölür sanki..” diyordu bir yandan da içinden..

***

Jun Suh neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamıyordu, daha iki ay öncesine kadar şarkı söylemiyor muydu oysa ki? Belki de zaman ona çok şey öğretmişti bu süreçte.. Sevdiği işi yapmanın ne kadar önemli olduğunu mesela.. Mekan oldukça kalabalıktı, 3 gündür reklam yapmaları bir işe yaramıştı belli ki.. Onca insanın içinde gözleri Byeol’ü arıyordu yine de, gelmeyeceğini biliyordu oysa..

Yavaşça sahneye çıktı, geçen sefer şarkısını dinleyenler daha ilk andan hararetli hararetli alkışlamaya başlamışlardı bile, alkışlayanlardan biri de en önde neşeli gözlerle Jun Suh’yu izleyen Ha Neul’dı. Diğerler müşteriler ise deli gibi övülen bu çocuğun sesini merak ediyorlardı sadece.. Gitarist arkadaşına göz kırpan Jun Suh gözlerini kapatıp şarkısını söylemeye başladı:

Ft Island-Like A Doll (sesi açınız)

Ha Neul şarkının sözleriyle kendinden geçmişti bile, bu çocuk nasıl oluyor da onu böyle yaralayabiliyordu, bir de o sesi yok muydu?

Gülümsüyorum, her gün gülümsüyorum

Çünkü gözyaşlarım akabilir her an,

Bense gülümsüyorum böyle

Daima gülümseyen oyuncak bir bebek gibi

Hiç durmadan gülümsüyorum böyle, her gün..

Şarkıda söyleme sırası arkadaşına geçtiğinde yavaşça gözlerini açtı Jun Suh, hayal mi görüyordu, yoksa Byeol tam karşısında hayranlık dolu gözlerle onu mu izliyordu? Evet evet oradaydı, neşeyle gülümsedi Jun Suh, öyle ki herkes dönüp Byeol’e baktı bir an. Söyleme sırası kendisine geldiğinde profesyonel bir biçimde şarkısına döndü Jun Suh, onun şarkı söylerken böylesine değişmesi Byeol’ü her zaman çok şaşırtıyordu.. Bu şarkı her zaman olduğu gibi onu da yaralamıştı, nefret ettiği bir adamın yanında nasıl gülücükler saçmak zorunda kaldığı aklına geliyordu notalar kulaklarında çınlarken, kendinden bir kez daha soğuyordu, Jun Suh yine bir anda tüm maskesini düşürmüştü..

Şarkı bitti, Jun Suh iki şarkı daha söyledikten sonra ara verip neşeyle Byeol’ün yanına doğru yürüdü, kız gözleriyle dışarı çıkmasını işaret etti. Jun Suh hiç beklemeden heyecanla konuşmaya başladı:

“Sınavına çalışacağını sanmıştım, gelmene çok sevindim..”

Byeol elini cebine sokup 200 bin won çıkardı ve Jun Suh’ya uzattı:

“Paranı ödemeyi unuttuğumu fark ettim, sözleşmemize göre bugün ödeme günümüz..”

Jun Suh hayal kırıklığıyla karışık şaşkınlık dolu bakışlarıyla kızın eline bıraktığı paraya baktı. Bir an ne düşüneceğini bilemedi, tanıştıkları o günlerde her hafta bu parayı alacak olması fikri ne kadar da cazip gelmişti. Oysa şimdi Byeol’den bu parayı almak onu nedense rahatsız etmişti, hem de başka bir kızla yakınlaştığı için bu parayı alması.. Elindeki para bir anda sanki bir tonmuşcasına ağırlaşmıştı..

“Bunun  için geldin yani?” dedi buruk bir sesle.

“Evet” dedi Byeol gözlerini kaçırarak. “İyi ki gelmişim ama.. söylediğin ilk şarkı.. Gerçekten çok güzeldi.. Ben..”

“Han Jun Suh-ssi!”

Biri Jun Suh’yu çağırıyordu içeriden. Byeol’e “Bekle” işareti yapıp içeri girdi Jun Suh. Ha Neul sevinçle Jun Suh’nun yanına koşmuştu bile:

“Komite kabul etmiş Jun Suh-ssi, solistimiz sensin artık!! Bunu kutlamalıyız!!”

Byeol karanlık sokaklardan geçerek evine doğru yürümeye başladı, bu kadar ziyaret yeterliydi, kutlamalarında üçüncü tekerlek olmaya da gerek yoktu hem.. Zaten çocuğun parasını da vermişti, görevini yerine getirdiğine göre artık orada kalmasına hiç sebep kalmamıştı zaten..

***

Secret Garden-Appear

Otobüsten inmiş evine doğru yürüyen Byeol yorgunluktan ölmek üzereydi, üstüne üstük yaşadığı en sıkıcı günlerden biri olmuştu bu gün.. Sabah görüp görebileceği en kazık sınavlardan birine girmişti, sınav gözetmeni tanımadığı hocalardan biriydi ve onunla tek kelime etmemişti sınav süresince. Daha sonra girdiği iki dersin sonunda Min Hyung’u bir kez bile göremeden kafeye koşturdu. Kafe gerçekten çok kalabalıktı ve Tae Woo tüm gün ortalarda dolaşıp durdu. Byeol’ün ise onun yüzünü bile görmeye tahammülü yoktu bugün.

Nefes nefes dik yokuşu tırmanırken guruldayan midesinin sesiyle kendine geldi. Adımlarını daha da hızlandırdı, evde kendisini bekleyen bir koli rameni vardı, yemek için sabırsızlanıyordu. Koşar adımlarla giderken arkasından gelen sesle arkasına döndü, Jung Woo gülümseyerek ona yaklaşıyordu:

“Merhaba Byeol-ssi, okuldan geliyorsun sanırım..”

Bu yoğun günde, üstüne üstük böyle bir kenar mahallede böyle hoş bir çocukla karşılaşmak ona iyi gelmişti:

“Evet” dedi gülümseyerek. “Açlıktan ölmek üzereyim..”

“Benim de bir saatim var..” dedi Jung Woo. “Bir şeyler yeyip işe döneceğim, bana eşlik etmek ister misin?”

Byeol’ün gözünün önünden tteokbokki ve kimbap tabakları geçmeye başladı, evdeki menüyle karşılaştırılınca bu teklif oldukça cazipti.

“Olur” dedi. “Yakın bir yerse tabi..”

“Çok yakın” dedi Jung Woo. “Şurada bir ajumma harika yemekler yapıyor, bizi de çok sever hem..”

İkili konuşa konuşa dar sokaktan aşağı yürümeye başladılar. Sokağın sonundaki ufak bir yemek çadırına girdiler sonra. Orta yaşlı kadın gerçekten gülümseyerek karşıladı ikiliyi, özellikle Jung Woo’ya sanki çocuğu gibi davranıyordu. Bu işte bir tuhaflık olduğunu sezdi Byeol:

“Kadın seni çok seviyor..” dedi soru sorar bir ses tonuyla.

“Evet” dedi ağzına attığı kocaman bir kimbap tanesini yutmaya çalışan çocuk. “Hele Jun Suh’yu hepimizden çok sever..”

“Neden  ki?”

Jung Woo lokmasını yutup konuşmaya başladı:

“Geçen yıl ufak bir lokanta işletiyordu bu ajumma, dükkan sahibi hiçbir sebep göstermeden çıkmasını istedi, oysa o iki çocuk okutmaya çalışıyordu ve kocası da yoktu üstelik. Jun Suh dükkan sahibiyle konuşmaya çalıştı ama adam bir türlü ikna olmadı, tabi en sonunda..”

Çocuk gülümsemeye başladı. Byeol şaşkın gözlerini ondan ayıramıyordu:

“Yoksa? O adamı soy..”

“Şşşt!” dedi çocuk işaret parmağını ağzına götürüp, hala gülümsüyordu ama:

“Sonra da aldığı parayı kadına verdi, borç olarak tabi. Kadın da bu çadırı açtı.. Neyse işte bu yüzden Jun Suh’ya hiç kıyamaz.”

Byeol şaşkınlıkla dinliyordu Jung Woo’yu. Kendi kendine konuşur gibi söylenmeye başladı:

“Bir insan.. Başka biri için.. Neden böyle riske girsin ki?”

“Jun Suh girer” dedi Jung Woo. “O yüzden Robin Hood sadece O, biz değiliz..”

“Aynı kişiden mi bahsediyoruz acaba?” diye düşünmeden edemedi Byeol. O çocuk, o küçük çocuk böylesine cesur olabilir miydi?

Elinde koca bir poşetle yanlarına geldi kadın:

“Bu yemekler Jun Suh için, ne zamandır göremiyorum, uğrasın bir ara..”

Kadının gözlerindeki ışıltıyı görebildi Byeol, Jun Suh gerçekten hırsız değildi belki de.. Ya da hırsızlık düşündüğü gibi bir şey değildi.. Tae Woo’nun bahçesindeki hali geldi gözünün önüne, bu çocuğa tek boyuttan bakmanın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha anladı, hiçbir şey göründüğü gibi değildi belli ki..

***

Elindeki şarkı sözlerini bir kez daha okudu Jun Suh, çok derin, duygusal bir şarkı seçmişlerdi yarışma için.

“Yarışmalarda hep hareketli şarkılar söylenir oysa” dedi kendi kendine. “Grubumuz kendine çok güveniyor anlaşılan.”

Tekrar okudu sözleri:

Aklımda değil kalbimde O,

Yanımda değil uzağımda O,

Yüreğimin içinde, kalbimin içinde,

Ama benden çok uzakta O..

Sözleri okurken birden düşüncelere daldı, derin ama bir o kadar saçma düşüncelere.. Sonra birden kendine geldi:

“Şşşt! Böyle şarkıları duyduğunda romantik şeyler düşünecek halde değilsin sen oğlum, kendine gel!”

Kafasını kaldırıp etrafına bir göz attı sonra. Ha Neul gitarını akort ediyor, diğer iki kız da Jun Suh’ya bakıp gülümseyerek fısıldaşıyorlardı.

“Okul ortamını çok özlemişim” dedi Jun Suh içinden. “Aaah ah!”

Gitarını bir kenara bırakan Ha Neul yavaşça Jun Suh’nun yanına yaklaştı:

“Çok yorgun görünüyorsun.. Gece uyuyamadın mı?”

Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan bu kıza hayran olmaktan kendini alamadı Jun Suh. Onun gerçekten kendisini umursadığını düşünmek istiyordu belki de:

“İki gecedir çalışıyorum geç saatlere kadar, biraz yorgunum..”

Dudaklarını büktü Ha Neul:

“Bir de ben çıktım başına değil mi?”

“Hayır öyle demek istemedim” dedi Jun Suh heyecanla. “Şarkı söylemek bana ağır gelmez, beni yormaz, sen hiç merak etme..”

Genç kız elini çocuğun sırtına koydu:

“Kurtarıcı meleğim gibi en zor anımda yetiştin, nasıl teşekkür etsem ki sana..”

Jun Suh asıl hayatını borçlu olanın kendisi olduğunu söylemek istese de susmak zorunda kaldı. Zaten arkada kızlar ikisine bakıp sesli sesli gülmeye başlamışlardı..

“Hadi başlayalım o zaman” dedi Jun Suh ayağa kalkıp. “Bu mükemmel şarkıyı bir an önce söylemek istiyorum..”

Aynı anlarda elinde bir yığın kitapla koridordan geçmekte olan Byeol’ün gözü panoya takılmıştı, daha iki gün önce girdiği sınav okunmuştu bile!

Lee Byeol – Ortaçağ Dönemi İngiliz Edebiyatı – 70

Byeol gözlerine inanamıyordu, geçmişti hem de 70 ile geçmişti. Kağıdın sağ alt köşesindeki isim ve imzayı görünce gülümsemekten kendini alamadı, kağıdını Min Hyung okumuştu..

“Kağıdın umduğumdan çok iyiydi” dedi Min Hyung, tam arkasındaydı..

Byeol gülümseyerek döndü ona:

“Bu kadar iyi olduğunu hiç sanmıyorum, çok çok teşekkür ederim..”

Çocuk kaşlarını çattı:

“Ne demiştim ben? Sınav kağıdı okurken kimsenin gözünün yaşına bakmam!”

“Tamam!” dedi Byeol. O an içinden boynuna atılmak geliyordu, kendisini adeta zor tutuyordu..

“Ben eve gidiyorum” dedi çocuk. “Seni de gideceğin yere bırakabilirim istersen..”

“Tamam” anlamında başını salladı Byeol. Okuldan doğruca kafeye gidecekti, bu yorgunlukla otobüs işkencesini çekecek hali de yoktu. Aslında bir an önce eve gitmek istiyordu, iki gündür Jun Suh’yu bir kez bile görmemişti, onunla konuşmak istiyordu. Hem sözleşmeleri yok muydu? Aynı işin içinde değiller miydi? Onunla konuşmak en doğal hakkıydı..

Yalın-Alışmak Zorundayım

İkili konuşa konuşa bahçeye çıktılar. Aynı anda provalarını bitirip müzik kulübünden çıkan Ha Neul ve Jun Suh da bahçede oturmuş kahve içiyorlardı. Onları gören Byeol yine olduğu yerde kalakaldı. Bir an Jun Suh’nun okulda ne işinin olabileceğini anlayamasa da onun Ha Neul’ın grubunda olduğunu hatırladı, dudaklarını büktü. Ha Neul ne de güzel gülüyordu konuşurken, samimiydi sanki, sahte değildi bu gülüşü..

Kızın kilitlenen bakışlarını fark etti Min Hyung, karşıya baktığında ikiliyi O da gördü. Byeol neden böyle kilitleniyordu bu çocuğu her gördüğünde? Sadece bir “komşu” değil miydi bu O yoksa?

Ha Neul da onları görmüştü bile. Yavaşça ayağa kalktı ve Jun Suh’nun kolundan tutup Byeol ve Min Hyung’un yanına doğru yürümeye başladı. Acı çeken aptal kız imajından bir an önce kurtulmak istiyordu. Ama Min Hyung’u her gördüğünde yanında bu kızın olması canını acıtmıyor da değildi. Yine de acısıyla başa çıkmayı öğrenmesi gerekliydi, kangrenli parmak kesilecekti!

“Merhaba” dedi yavaşça eğilerek. Jun Suh iki gündür Byeol’ü görmemiş olduğunu fark etti, bakışlarını kızın gözlerinden ayıramıyordu, sanki bahçe bomboştu ve sadece ikisi vardı oldukları yerde..

Yüreğimin içinde, kalbimin içinde,

Ama benden çok uzakta O..

“Değil mi Jun Suh-ssi?” dedi Ha Neul, Jun Suh kendine geldiğinde tüm muhabbeti kaçırmış olduğunu fark etti. Ha neul onun yerine söze devam etti:

“Meğer bu şarkı hiç söylenememiş bugüne kadar, meğer Si Hoo bizi hep kandırmış, Jun Suh  şarkıyı adeta baştan yazdı, kesinlikle dinlemeliydiniz..”

“Dinlememe gerek yok ki..” dedi Byeol kendi kendine. O kadife sesin büyüsüne şahit olan biri o sesi asla unutamazdı ki..

“Bir gün provanıza gelmek isterim” dedi çekinerek.

“Tabiki” dedi Ha Neul. Gözü bir yere takılmıştı, kızın baktığı yere döndüklerinde camdaki afiş hepsinin dikkatini o yöne çekti birden..

“Seoul Üniversitesi 93. Kuruluş Yılı Balosu”

“Balo gelecek hafta” dedi Ha Neul sevinçle Jun Suh’ya dönüp. “Davetiyeler iki kişilik Jun Suh-ssi, baloda bana eşlik etmek ister misin?”

Herkes bir anda kalakaldı. Tek gülümseyen Ha Neul’dı, Min Hyung’un şaşkın yüzünü gördükçe gülümsemekten kendini alamıyordu, öyle ki Byeol tamamen gözünden kaçmıştı, O da en az Min Hyung kadar şaşkındı oysa ki. Ne düşüneceğini bilemiyordu, sadece Jun Suh’ya bakmakla yetindi, cevabı gözlerinde görmek istiyordu..

“Elbette, mutluluk duyarım..” dedi Jun Suh.

“Yaşasın!” diye hafif bir çığlık attı Ha Neul. “Neyse biz konuşuruz sonra, size iyi günler songsengnim, Byeol-ssi!”

Arkasına dönüp hızla uzaklaşan Ha Neul’ın gözlerinde sadece zafer vardı, o ışık mutluluğun değil ancak zaferin ışığı olabilirdi..

Ha Neul’ın gerçekten her şeyi atlatabildiğine inanamıyordu Min Hyung, bunun olmasını deli gibi istese de ortada bir yanlışlık olduğunu da düşünmeden edemiyordu, aptal bir oyun mu oynuyordu yoksa? Sırf onu kıskandırmak için daha yeni tanıdığı bir çocuğa böylesine yakınlaşmak isteyebilir miydi?

“Sen baloya gelecek misin Byeol-ssi?” dedi kıza dönüp.

“Yok hayır” dedi Byeol bir çırpıda. “Kalabalıktan hiç hoşlanmam, hem.. henüz hiç arkadaşım yok bu okulda, tek başıma boşuna gitmiş olacağım..”

“Ben gitmek zorundayım” dedi Min Hyung boynunu büküp. “Hem benim de çok fazla arkadaşımın olduğu söylenemez, profesör Lee’yi ve Kang songsengnim’i saymazsak tabi..”

İki hocayı da gözünün önüne getirdi Byeol. Biri 60 yaşında bir harobaji, diğeri ise 40 yaşında 3 çocuklu evli bir ajumma idi. Gülmeye başladı, kızın gamzelerine bakmadan edemedi Min Hyung, gülünce adeta derin birer çukur oluyorlardı..

“Bu bir davet mi yoksa?” dedi genç kız soru soran gözlerle. Min Hyung cevap veremedi, önce “evet” der gibi kafasını sallasa da sonra öylece kaldı. Byeol anlayacağını anlamıştı ama..

“Belki de eğlenceli olur” dedi gülümseyerek. “Sizi profesör Lee’nin ellerine bırakmak çok zalimce olur hem..”

Hızlı gitmiş olmanın baskısıyla kaskatı kesilmiş olan Min Hyung bu sözlerin ardından sesi sesli gülmeye başladı, yaptığı şeyden hiç de pişman değildi o anda..

Elinde olmadan arkasına bakan Jun Suh ikilinin neşeyle güldüğünü görünce dudaklarını büktü:

“Hadi ben kalp hırsızıyım, ya sen nesin Byeol-ssi?”

***

49 Days-Can’t Let Go

Koştura koştura kafeden içeri girdi Byeol. Acele derse yetişmesi gerekti ve dün dosyasını kafede unutmuştu. Ne güzel bugün işe hiç gelmeyecekti oysa ki, boşu boşuna bir saat erken uyanmak zorunda kalmıştı. Nefes nefese içeri girdiğinde kafenin bomboş olduğunu gördü, ne ortada tek bir garson vardı, ne tek bir müşteri, ne de kasada tek bir çalışan.. Koşarak Tae Woo’nun odasının kapısını çaldı, içeriden ses gelmiyordu, yoksa gelmemiş miydi? Dosyası içerideydi ve bugünkü proje toplantısına dair tüm notları o dosyanın içindeydi. Kapıyı açan Ha Neul rahat bir nefes aldı, Tae Woo gelip kapısını açmıştı, ama odada yoktu. Muhtemelen tuvalete gitmişti, ya da en üst kattaydı. Masanın yanındaki dolabın üzerinden dosyasını aldı Byeol, rahatça okuluna gidebilirdi şimdi.. Ama.. Tam çıkacakken bilgisayardan gelen sesle olduğu yerde kaldı. Kafasını uzattığında yeni bir mailin gelmiş olduğunu gördü, sayfa açıktı, maili gönderen de görünüyordu: “Song Group”. Konuda ise “Randevu saati” yazıyordu. “Yoksa bu adam Bay Song mu?”diye düşündü Byeol. Tabi ya, Byeol işe girdiğinden beri franchising işi için Bay Song aşağı Bay Song yukarı, dilinden bu adamın adını düşürmemişti. Ki uzun zamandır bu işin peşinden koştuğu belliydi. Merakına yenik düştü Byeol, “Okunmadı yaparım olur biter” diyerek mailin üzerine tıkladı. Maili gerçekten de Bay Song’un sekreteri göndermişti:

“Bay Song’un randevularında ufak bir değişikliğin meydana gelmiş olması sebebiyle randevu saatiniz saat 11.00’dan 09.00’a alınmıştır. Maili okuduğunuza dair teyit mahiyetinde bize geri dönmeniz önemle rica olunur.”

Her şeyi anlıyordu Byeol, kaç gündür kulağına çalınan “imza günü” bu gündü işte, Bay Song ile anlaşmayı bağlayacaklardı .

“Senin gibi insanların şansı hep yaver gider zaten” dedi kendi kendine. “Adalet denen şey sizin için geçerli değil ki! Hiç olmadı, olmayacak da..”

Birden gözleri doldu, elleri titremeye başladı.. Kulaklarında parça bölük sesler yankılanıyordu:

“Bana verdiği bu güzel armağan için ona ölene dek minnettar kalacağım.. Bu güzel armağan için.. Armağan için..”

Ya o neydi? Soğuk bir hastane odasına terk edilmiş zavallı bir piçten başka ne ifade diyordu onun için? Yaşlarla dolan gözlerini silen Byeol hışımla başını kaldırdı:

“Her şey istediğin gibi olmayacak Bay Tae Woo, sen de üzüleceksin, birinin sana üzülmeyi öğretme vakti geldi..”

Farenin imlecini hızla “cevapla” seçeneğinin üzerine getirip tıkladı, ardından derin bir nefes alıp yazmaya başladı:

“Mailinizi aldım, belirttiğiniz saatte kararlaştırılan yerde olacağım. İyi günler diliyorum” 

“Gönder” seçeneğine tıkladığında kalbi deli gibi atıyordu, sımsıkı kapadığı gözlerini açtığında “Mesajınız gönderildi” yazısını gördü, eli ayağına dolaşmıştı bile. Aceleyle önce gelen maili sonra gönderdiği yanıtı sildi. Her şeyi göze almıştı artık, yakalansa da pişman olmayacaktı. Dosyasını dolabın üzerine bırakıp koşar adımlarla odadan çıktı, etrafta hala tek bir kişi bile yoktu. Hiç durmadan dışarı çıktı, nefes bile almadan koşmaya başladı, nereye gittiğini bile bilmiyordu, sanki durduğu an biri kolundan tutacak: “Ne yaptın sen?” diye bağıracaktı ona..

“Ne yaptım ben?” dedi kendi kendine. Halsiz kalmıştı en sonunda, olduğu yere çöküverdi.

“Ne yaptım ben? Ne yaptım?”

Ne okula gidecek ne de derse giderecek hali kalmıştı. Gitmek istediği tek bir yer vardı, evet oraya gitmeliydi.. Hemen yanı başında duran otobüse bindiğinde hala kendi kendine konuşuyordu:

“Ne yaptım ben?”

Otobüsten inip “Skullbar” tabelasını görene kadar koştu, nefes nefese içeri girdiğinde ilk gördüğü kişi Jun Suh oldu, sahnedeydi, elinde mikrofon şarkı söylemek üzereydi, Byeol’ü henüz görmemişti..

“Başlıyoruz arkadaşlar!” dedi neşeyle. Geçen günlerde piyano çalan çocuğun elinde bu kez keman vardı, çalmaya ilk o başladı.

Ft Island-Missing You (Sesi açınız)

Byeol yavaş adımlarla içeri girdi. Kızı fark eden Jun Suh şaşırsa da belli etmemeye çalışarak kıza gülümsedi, oysa Byeol berbat haldeydi.. Yavaşça arkalarda bir köşeye geçti, Jun Suh şarkıya başlar başlamaz kızın kalbi adeta bir bıçak darbesiyle parçalandı. Onun sesi bu kez belki de ilk defa böylesine canını yakıyordu.. Yaşlar gözlerinden inmeye başladı, hıçkırmak istiyordu, bağıra bağıra ağlamak istiyordu hatta, ama yapamazdı, içine ata ata yaşlarını dökmeye devam etti.. Jun Suh bir terslik olduğunu fark ediyor, bir an önce şarkının bitmesini bekliyordu..  Byeol ise şarkı bitene kadar dayanabilecek miydi bilmiyordu. O her “Seni özlüyorum” dediğinde bıçak darbeleri daha da hırsla batıyordu yüreğine.. Pişman mıydı? Pişmansa ne yapması gerekliydi? Pişman değilse neden deli gibi ağlamak istiyordu? Bu soruların cevabını bir türlü bulamıyordu..

Şarkısını bitiren Jun Suh hızla sahneden inip Byeol’ün yanına doğru yaklaştı.

“Seni beklemiyordum Byeol-ssi, bana sürpriz mi yapmak istedin yo…”

Önce kızın kırmızı gözlerine kilitlendi, sonra gözlerinden dökülen yaşlara.. Dehşet dolu gözlerle bakakaldı adeta, sadece yutkunabildi..

“Byeol-ssi?…”

Byeol ise ani bir hareketle Jun Suh’ya sarıldı ve ıslak başını yavaşça çocuğun omzuna yasladı:

“Jun Suh-ah.. Bana yardım et..”

***

-8. Bölüm Sonu-

Genel içinde yayınlandı | 26 Yorum

7. Bölüm: Zaman Ver Bana..

     Zaz-Le Long De La Route

Ha Neul merakla Jun Suh’nun ona bir cevap vermesini bekliyordu, çocuk ise ne diyeceğini bilemez halde kalakalmıştı, aklından onlarca şey geçiyordu o anda.

“Şeyy..” dedi çekinerek. “Baban benden pek hoşlanmıyor biliyorsun, gözüne görünmesem iyi olur, hem en son kalan paramı istemeye gittiğimde de pek iyi ayrılmamıştık kendisiyle..”

“Hiçbir şey olmaz..” dedi Ha Neul gülümseyerek. “Babam benim arkadaşlarıma karışmaz, seni çok iyi ağırlayacağından emin olabilirsin, hem o çok unutkandır, belki seni hatırlamaz bile..”

Jun Suh düşünmeye devam ediyordu ama ne derse desin bu Ha Neul’ın uygun bir yanıt bulacağını da anlamıştı. Daha dün gece üstelik barda tanıştığı bir kız onu neden partisine çağırıyordu ki? Hem.. Byeol ile konuşmalıydı, onunla konuşmaya ihtiyacı vardı o anda..

“Tamam..” dedi. “Yalnız.. Parti akşam olacaksa ben nasıl döneceğim gece Choon Chun’dan?”

“Sen müdür Choi ile dönersin” dedi kız çocuğun kolunu tutup. “Hadi gidiyoruz o zaman!”

Jun Suh kolunu tutup yürümeye başlayan bu kızın karşısında çaresiz kalmıştı.. Her şeyi akışına bırakmaya karar verdi, fakat bir yolunu bulup Byeol’ü aramalıydı önce..

İki genç önce kafeye uğradılar, karşısında Jun Suh’yu gören müdür Choi epey şaşırsa da soru sormadı. Ha Neul giyinmek için evine gittiğinde oturup bir şeyler içen Jun Suh düşünüyordu, daha kısa zaman önce berbat biçimde ayrıldığı kafede müşteri olmuştu şimdi de.. Daha neler görecekti kim bilir..

Bir saat sonra döndü Ha Neul. Limon sarısı belden genişleyen karpuz kollu bir elbise giymiş, saçlarını dağıtmıştı. Gerçek bir doğum günü kızı olmuştu bile.. Jun Suh kendi kıyafetlerine baktı birden, kot sweetshirt ikilisiyle birlikte hiç de kutlama havasında değildi belli ki ama yapacak bir şey de yoktu artık, yola çıkmışlardı bile..

Yol boyunca telefonla konuştu Ha Neul, en az 5 kişinin doğum günü kutlama teklifini reddetmiş, bu sene babasıyla kutlayacaklarını söylemişti. Hatta kaymaya giden bir grup arkadaşı onu da çağırıp kutlama yapmak istemiş, ama Ha Neul herkesi olduğu gibi onları da reddetmişti bu akşam. Jun Suh elinde olmadan hayatına paldır küldür giren iki kızı karşılaştırma ihtiyacı hissediyordu. Çok farklılardı, Ha Neul fazla sosyaldi, onu seven yanında olmak isteyen bir sürü kişi vardı, Byeol ise Jun Suh’nun gördüğü en yalnız insanlardan biriydi.. Ha Neul anlatmayı, için dökmeyi seviyorken Byeol tüm bunlardan hiç hoşlanmıyordu, gizemli bir havası vardı bu kızın, insan bu gizemi çözme ihtiyacı hissediyordu onu tanıdıkça..

Aynı anlarda Choon Chun’da hararetli bir parti hazırlığı başlamıştı bile.. Yolda pasta ve diğer yiyecekler alındı, pastayı Byeol seçmişti özel istek üzerine, frambuazlı pastaları dikkatlice inceleyip birine karar verdi sonunda, yüzünden düşen bin parçaydı tüm bunları yaparken. Amacı Tae Woo ile Byeol’ü bıraktıktan sonra geri dönmek olan Min Hyung ise dayanamamış hazırlıklara yardım etmeye karar vermişti, bu evi oldu olası çok severdi zaten, yalnız Byeol’de bir tatsızlık vardı, sebebini anlayamamıştı bir türlü..

Birkaç saat içinde her şey tamamlanmıştı, Byeol böyle güzel bir parti evi görmemişti şimdiye kadar, her yerde Ha Neul’ın resimleri, balonlar, süsler.. Yavaş yavaş misafirler de gelmeye başlamıştı, çoğu Ha Neul’ın çocukluk arkadaşları ve ailenin eski komşularıydı, Tae Woo iyi bir organizasyon yapmıştı kısacası..

Tüm davetliler geldikten sonra sohbet edip doğum günü çocuğunu beklemeye başladılar. Min Hyung gitmek için izin istemeye çalışsa da Tae Woo bir türlü bırakmıyordu çocuğu, çaresiz kalmaya karar verdi o da..

En sonunda kapı çalındı, içeri ilk önce müdür Choi, ardından Ha Neul girdi. En son başı yerde utana sıkıla içeri giren çocuğu pek kimse fark etmese de Byeol onu görüp olduğu yerde kilitlenmişti bile.. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri giren Ha Neul da Byeol’ü gördüğünde önce şaşırdı, sonra onun garsonları olduğunu hatırlayıp rahatladı ve koşarak babasına sarıldı. Odadaki herkes gülüyor, konuşuyor, eğleniyor, yalnız iki kişi oldukları yerde kalmış birbirlerine bakıyorlardı. Bu bakışma Min Hyung’un da gözünden kaçmamıştı:

“Tanışıyor musunuz?” dedi Byeol’e yaklaşarak. Byeol ise kendine geldi yavaşça:

“Evet.. Komşum..” dedi sessizce. Tam o esnada Ha Neul Jun Suh’nun kolundan tutup babasının yanına götürmüştü bile..

“Arkadaşımla tanış baba!” diye bağırdı sesini duyurmaya çalışarak, tek gözü Min Hyung’daydı, onun yüzündeki ifadeyi görmek istiyordu konuşurken. Ama onun kızın kulağına bir şeyler fısıldadığını görünce bozuldu birden, hislerini belli etmemeye çalışarak gülmeye başladı:

“Baba bak bu Jun Suh, Tae Joon oppanın barında çalışıyor, yeni solist..”

Tae Woo çocuğu dikkatlice süzse de muhtemelen hatırlamamıştı, ya da hatırlamış olsa da belli etmemeye çalışıyordu. Yavaşça selam verdi, Jun Suh ise başını yerden kaldırmadan eğildi, adamın gözlerine bakmak istemiyordu.

“Bak Min Hyung da burada!” diyerek konuyu değiştirdi Tae Woo. Ha Neul umursamaz, Min Hyung ise çekingen bir bakışla süzdü diğerini. Sahte bir gülümseme ile selamlaştılar sonra. Başını yere eğdi Min Hyung, gerçekten çok üzgündü, eski hayat dolu, tatlı arkadaşını özlüyordu zaman zaman..

Bu sırada Tae Woo misafirlere de tanıttı Min Hyung’u:

“Min Hyung çok yakın bir aile dostumuzun oğludur, Ha Neul’ın da en yakın arkadaşı, arkadaşıydı aslında, fakültede hocası şimdi, hatta senin de hocan değil mi Byeol?”

Herkes takdir dolu gözlerle süzmeye başladı Min Hyung’u, bir grup kız çoktan etrafını sarmıştı zaten, yalnız biri vardı ki onun gözlerinden daha çok soru işaretleri okunuyordu. Jun Suh düşünüyordu, bu çocuk O’ydu, Ha Neul’ın dilinden düşürmediği Min Hyung buydu, hatta uğruna intiharı gözle aldığı çocuktu işte.. Ve Byeol’ün anlattığı yakışıklı danışmandı aynı zamanda, ne demek oluyordu tüm bunlar, Byeol ne yapmaya çalışıyordu?

Zaman geçtikçe ortam normale dönmeye başladı, Byeol hala sorgular gözlerle bakıyordu Jun Suh’ya, ama tek kelime konuşamıyorlardı. Min Hyung bir köşeye geçmiş kitaplıkla ilgileniyor, Ha Neul ise gözü kitaplıkta arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Bir ara Tae Woo odalardan birine girdi ve elinde geomungo ile dışarı çıktı, sonra gülümseyerek Byeol’ün yanına geldi:

“Bu gece Ha Neul için bir şeyler çalmak ister misin Byeol? Çalmak istemesen de dinlemek istersin değil mi Ha Neul?”

Ft Island-Heartache

Byeol tiksinti dolu bir bakışla enstrümanı eline aldı, yerdeki minderlerden birine oturup yavaşça çalmaya başladı, Jun Suh da Min Hyung da şaşkın gözlerle bakıyorlardı kıza. Byeol utangaç tavırlarla çalmaya devam ederken arada bir kafasını kaldırıyor, Tae Woo’nun sevgi dolu bakışlarını yakalayıp hemen kafasını çeviriyordu, onun gereksiz sevgisine ihtiyacı yoktu, tüm sevgisini biricik kızına saklayabilirdi gönül rahatlığıyla..

Hafif müzik eşliğinde herkes masa etrafında toplandı, Tae Woo gülümseyerek kızını kolunun altına aldı ve ağır ağır konuşmaya başladı:

“Öhö öhö! Değerli misafirler! Beni kırmayıp kızımın doğum günü partisine geldiğiniz için hepinize teşekkürü bir borç bilirim. Burası, bu ev bizim için öyle değerli ki, her yerde Min Jeong’un kokusu var sanki.. Bu sene özellikle burada olmak istedim, çünkü kızım da ben de onu deli gibi özlüyoruz..

“Baba..” diyerek adamın kolunu sıktı Ha Neul, gözleri dolu dolu olmuştu, ağlamak üzereydi..

“Öyle ama..” dedi Tae Woo. “Biz onun yokluğuna hiç alışamadık.. Ama bana verdiği bu güzel armağan için ona ölene dek minnettar kalacağım.. (Dönüp kızına sarıldı.) Aah doğduğun gün daha dün gibi, o gün ben her şeyden habersiz Seul’e gidiyordum…”

Elindeki kocaman enstrümanla yerde minderin üzerinde konuşulanları dinleyen Byeol ifadesizce karşıya bakıyor, bir yandan da ezberlediği cümleleri bir bir aklından geçiriyordu:

“… babam o gün her şeyden habersiz Seul’e mal almaya gitmiş, tabi adam nereden bilsin benim 7 ay sonunda dayanamayıp doğmak isteyeceğimi 🙂 Annem doğumunun başladığını anlayınca telaş içinde babamı aramış, yol ortasında panikten ne yapacağını şaşıran babam da son sürat geri dönmüş ve ne olmuş inanamazsın! Kaza yapmış! Üstüne üstük çarptığı adamı dövmeye kalkmış! Tabi hemen nezarete atmışlar hem suçlu hem güçlü babamı 🙂 Diğer sabah adama yalvarıp şikayeti geri aldırtmış, kaza masraflarını da ödeyip fırlamış karakoldan. Hastaneye vardığında beni küvezde gördüğü günü anlatır durur hep.. “Tam şu elim kadardın” der 🙂 Kendini affettirmek için kocaman bir buket gülle gelmiş hastaneye, tam 24 tane kırmızı gül..”

İnsanların kahkahalarıyla kendine geldi Byeol..

“Yaa! O günü unutmama imkan yok.. Sana ulaşmak için neler yapmıştım neler..”

Byeol dayanamıyordu, bir kelime daha duymaya tahammülü yoktu.. Kendi doğduğu günü düşünmeye başladı, o güne dair tek bir anısı bile yoktu, evde hep kardeşi In Soo’nun doğduğu gün anlatılırdı, ama onunki asla.. Annesi o günden bir kez bile bahsetmemişti.. Tabi ki bahsetmezdi, öyle kötü bir günü kim hatırlamak isterdi ki? Zavallı kadın soğuk bir hastane odasında, yapayalnız, tek başına doğurmuştu Byeol’ü.. Ne kadar umutsuz, ne kadar çaresizdi kimbilir..

Daha fazla dayanamadı Byeol, elindekini bırakıp yavaşça dışarı çıktı, kimse onunla ilgilenecek halde değildi zaten.. Birkaç adım atsa da gidemedi, duvar dibine çöktü birden, kendini tutamıyordu, gözyaşları bir bir çenesinden aşağı inmeye başlamıştı bile..

Byeol’deki tuhaflığı en başından beri fark eden Jun Suh onun nereye gittiğini merak ediyordu, kız iyi değildi belli ki.. Byeol Tae Woo’yu ve kızını sevmiyordu, onlarla aynı ortamda olmak istemiyordu belli ki.. Cama yaklaştı Jun Suh, duvar dibine çökmüş olan kızı fark etti, yanına gitmeliydi, ama Ha Neul kendisine bakıyordu o anda, derin bir iç çekti çaresiz çocuk, içi içini yiyordu adeta..

Yere çökmüş sessizce ağlayan Byeol birinin omzuna dokunduğunu hissetti, kimdi bu şimdi? Tam da sırasıydı yakalanmanın, ya arkasındaki Tae Woo ise, ne diyecekti ona.. Yavaşça ayağa kalkıp başı yerde arkasına döndü, ayakkabılarından tanımıştı karşısındakini, rahatladı birden, Min Hyung’du omzuna dokunan.. Yine de başını kaldıramadı Byeol, kimsenin onu ağlarken görmesini istemiyordu. Merakla kızın başını kaldırmasını bekleyen çocuk dayanamayıp elini Byeol’ün çenesine götürdü ve başını yukarı kaldırdı. Ağlıyordu, çenesinden aşağı sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Çocuk dehşete kapıldı, ne yapacağını bilemedi bir anda.. İçeriden sızan ışık dalga dalga kızın yüzüne vuruyor, yaşlar parlıyordu, Byeol’ün gözlerinden yıldızlar dökülüyordu bu gece..

“Ağlama..” dedi yavaşça, elleriyle kızın yanaklarındaki yaşları siliyordu bir yandan da..

“Gidelim..” dedi Byeol burnunu çekip.

Cebinden çıkardığı mendili kıza uzatan çocuk “tamam” anlamında başını salladı:

“Yüzünü yıka önce, sonra vedalaşıp gidelim.”

Min Hyung içeri girip toparlanırken Byeol kapının önündeki çeşmeyi açmış yüzünü yıkıyordu. İçeride camın kenarında Byeol’ü izleyen Jun Suh her şeyi görmüştü, üzerine inanılmaz bir ağırlık çöktü birden, kıpkırmızı oldu, ayakta duramıyordu sanki..

“Yine geç kaldın oğlum..” dedi içinden. “Her zamanki gibi..”

Daha sonra kendisini toparlamayı başaran Byeol ve Min Hyung vedalaşıp ayrıldılar. Min Hyung yarın erken kalkacağını Byeol de rahatsız olduğunu söylemişti. Ha Neul arkalarından bakarken ilk önce acı hissetti, sonra yavaş yavaş o acı yerini intikam arzusu ve öfkeye bırakmaya başladı, ya da o şekilde dindirebiliyordu bu acıyı, gülümseyerek misafirlerinin yanına döndü. Tae Woo kızın kulağına eğildi:

“Daha seninle konuşmadık küçük hanım, kimmiş bu çocuk anlatacaksın bana, bizim eski garsonlardan biri olduğunu söyledi müdür Choi, hatırladım ben de, bay Song’un üzerine kahve döküp sonra kafede olay çıkaran çocuktu bu..”

“Babaa” diyerek adamın koluna yaslandı Ha Neul. “Garsonsa garson ne yapalım? Şimdi arkadaşımın barında çalışıyor, çok iyi bir çocuk, hem sadece arkadaşım abartmana gerek yok..”

“Bugün doğum günün diye susuyorum” dedi adam ciddi bir yüzle. “Sonra konuşacağız..”

Ha Neul şimdilik amacına ulaşmıştı, gerisi de umrunda değildi zaten..

“Jun Suh-ssi, bana bir doğum günü şarkısı söylemek ister misin?” dedi gülümseyerek. Jun Suh’nun aklı ise hızla uzaklaşmakta olan beyaz Audi’deydi hala..

***

Min Hyung yol boyunca Byeol’e hiçbir şey sormadı, hiç konuşmadılar hatta.. Tek kelime edecek hali olmayan kız ise onun bu centilmenliğine minnettar olmuştu sadece, gözleri kapalı bir köşeye kıvrılıp yolun bitmesini bekledi. Min Hyung kızın gözlerindeki acının sebebini merak ediyor, acısını dindirmek için inanılmaz bir arzu hissediyordu içinde, ama hiçbir şey yapamadı, onu yormak istemiyordu çünkü.

Kızı pansiyona bırakan çocuk aklı karmakarışık biçimde evine doğru yol aldı. Jun Suh da birkaç saat sonra müdür Choi ile Seul’e doğru yola çıkmıştı, Ha Neul ise babasıyla o gece orada kalıp yarın bayan Min Jeong’un mezarını ziyaret edecekti. Bu gece de böyle sonlanmıştı işte..

***

Gripin-Beş

Diğer gün geç saatlere kadar uyanamadı Byeol, yatakta dönüp durdu öğlene kadar. Kafası bomboştu, ne yapacaktı bugün onu bile unutmuştu. Okul yine yalan olmuştu, en iyisi çıkıp eşya almaktı, ama önce annesini araması lazımdı, sesini duymadan rahatlayamayacaktı belli ki.. Yataktan fırlayıp hemen aramaya karar verdi, uzun uzun konuştular sonra, yine hiçbir şeyden bahsedemedi Byeol, yine annesi her şeyden habersiz olduğu halde en saf haliyle kızını frenlemeye çalıştı, yine telefonu kapatıp kendi kendine sövdü Byeol, ne dün geceki sahne gözünün önünden gidiyordu ne de annesinin sözlerine cevap verebiliyordu, sıkışıp kalmıştı iki arada..

Jun Suh ise öğlene kadar camın önünde Byeol’ün gelmesini bekledi, belki eşyalarını getirir, derdini anlatır, belki onu teselli etmesine izin verirdi, ya da sorularına cevap verirdi kim bilir.. Gelmedi ama, gelmeyecekti belli ki.. Hazırlanıp çıktı evden Jun Suh, provaya gitmesi lazımdı, onca zaman işinin olmasını istemişken bugün deli gibi evde kalıp onu beklemek istiyordu, ama bu imkansızdı artık..

Önce ikinci el pazarına gitti Byeol, masa, sandalye, ufak bir kitaplık, mini buzdolabı ve gerekli birkaç eşya daha aldı, sonra tüm kolilerini ve eşyaları taşımak için bir kamyonet tutup yeni evine doğru yol aldı, tüm bu işler kafasını dağıtmasına yardımcı olmuştu bir nebze.. Eşyaları eve taşımaya başladığında bir gözü sürekli yukarıdaydı ama Jun Suh yoktu belli ki, olsaydı fırlayıp inerdi hemen, oysa üst kattan ses soluk çıkmıyordu..

Birden uzun boylu hoş bir çocuk bahçeden içeri girdi, meraklı gözlerle Byeol’ü süzdükten sonra yukarı çıkıp kapıya vurmaya başladı ama evde kimse yoktu belli ki..

Kim Jung Woo

“Bakar mısın?” dedi aşağı inerken. “Üst kattakiler nerede biliyor musun?”

“Hayır” dedi Byeol kafasını kolilerden kaldırmadan. Çocuk tam bahçeden çıkmak üzereyken:

“Yeni bir işe başlayacaktı Jun Suh” dedi Byeol. “Oraya gitmiş olabilir..”

Gülümseyerek arkasına döndü çocuk, oldukça hoş görünüyordu. “Bu mahallede karşıma hiç ummadığım şeyler çıkacak sanırım” dedi kendi kendine Byeol.

“Ben Jung Woo” dedi çocuk yaklaşarak. “Sen de Byeol’sün sanırım, Jun Suh bahsetmişti..”

“Ben de seni tanıyorum” dedi Byeol kitaplığın raflarını taşırken. “Robin ve çetesi elemanlarındansın değil mi? Ama şoförlük yapıyorsun bu aralar..”

“Şşşttt!” dedi Jung Woo gözü yukarıda. “Bu bir sır unutma!”

Gülümsedi Byeol:

“Korkma, evde kimse yok, ben sırrınızı canlı canlı keşfedenlerdenim arkadaşın anlatmıştır belki..”

Kızın elindeki rafı alıp kitaplığa geçirmeye çalışan çocuk:

“Anlattı” dedi. “Her şeyi biliyorum. Jun Suh’yu görürsen bugün izin günüm olduğunu söyler misin? Bana uğrasın..”

Başını sallamakla yetindi kız, pek konuşkan değildi belli ki..

Vedalaşıp bahçeden çıktı Jung Woo.

“Ne hoş bir çete..” dedi Byeol çocuğun arkasından.. Bambaşka hayatların içine girmişti bile..

Eşyaları içeri taşır taşımaz kendini yere serdiği yorganın üzerine attı yorgun kız. Tüm gece yatakta dönüp uyuyamamıştı, uykusuzluğa yorgunluk da eklenince sızıp kaldı olduğu yere.. Sıçrayıp yataktan fırladığında ise birinin kapıyı yumrukladığını algılaması birkaç saniye aldı, neler oluyordu, burası da neresiydi? Yavaş yavaş kendini toparladı ve sendeleyerek ayağa kalktı. Dışarıdan gelen sese kulak verdiğinde gülümsemekten kendini alamadı, Jun Suh evde olup olmadığını anlamak için tüm gücüyle bağırıyordu:

“Yaaa! Byeol-ssi! Evde olduğunu biliyorum! Neden açmıyorsun kapıyı? Yaa!!!”

Kapıyı açan Byeol kıpkırmızı yüzüyle ve kocaman gözleriyle karşısında duran Jun Suh’yu görünce ciddi bir tavır takınmaya çalıştı:

“Jun Suh-aah! Evimdeki tek sağlam şey dış kapı ve sen onu kırmaya çalışıyorsun sanırım!”

Rahatlayan Jun Suh nefesini toplamaya çalıştı:

“Jung Woo.. Evde.. olduğunu… söyledi.. Ben de sen kapıyı… açmayınca şeyy..”

“Tamam gir içeri de öyle konuşalım, üşüyorum ben..”

“Gerçekten mi?” der gibi şaşkın gözlerle kıza bakan Jun Suh yavaş adımlarla içeri girdi. Sonra birden telaşla arkasına döndü:

“Baksana, kapını bile kilitlememişsin! Evine girdiğin an kapını kilitlemen lazım!”

Yerdeki yorganın üzerine oturan Byeol gözlerini devirdi:

“Korumam olmaya mı karar verdin? Uyuyakalmışım işte, yoksa tabiki kapımı kilitlerim..”

Jun Suh kıza fırça attığını unutmuşcasına etrafı incelemeye başlamıştı bile:

“Ooo her şeyi almışsın bile, masa sandalye, dolap, ocak.. Su ısıtıcın bile var..”

“Tabi ya ne sandın” dedi Byeol gülümseyerek. “Hatta sana bir kahve yapayım mı ne dersin? Hadi yine iyisin ilk misafirim olma şerefine nail oldun..”

Byeol kalkıp ısıtıcıya su koyarken çantasını aldı ve içinden hazır kahveleri çıkardı. Jun Suh çantanın içindeki küçük siyah kaplı defteri fark etmişti bile, sorsam mı sormasam mı diye düşündü bir an. Konuşmaya karar verdi sonunda..

FT Island-You Don’t Know My Feelings

“Byeol-ssi.. Sana bir şey sormam lazım.. Hani tanıştığımız gün sana ufak bir defter vermiştim, Ha Neul’a vermen için.. Kız bana defterini görüp görmediğimi sordu geçen gün..”

Byeol şaşırmıştı:

“Şeyy.. Defter bende hala.. Bir süre ihtiyacım olacak ona.. Sana defteri iade edeceğimi söylemiştim ama..”

“Ama o defter Ha Neul için çok önemli belli ki.. Ona defteri görmediğimi söylediğimde ne kadar üzüldü görmeliydin..”

Byeol daha da ciddileşti birden:

“O kadar düşünseydin bana vermezdin onu değil mi? Demek ki pek de umrunda değildi ha?”

“O kadar önemli olduğunu bilmiyordum” dedi Jun Suh. “Ben.. önemsiz bir defter sanmıştım.. Nereden bileyim öyle..”

Şaşkın gözlerini çocuğa çevirdi Byeol:

“Defterin içine bakmadın yani! Hiç okumadın öyle mi?”

“Evet” dedi Jun Suh en sakin haliyle. Byeol inanamıyordu, bu erkekler nasıl yaratıklardı böyle? Bir insan eline geçen bir defteri merak edip de bari ilk sayfasına bakmaz mıydı?

“Korkma ona defterini iade edeceğim.. Ama bir süre sonra. Bu süreçte ona ihtiyacım olacak, ama dedim ya eninde sonunda ona geri vereceğim, takma kafanı..”

Kahveleri hazırlamıştı bile. İki genç yerdeki minderlerin üzerine oturdular. Defter konusunu kapatan Byeol gittiği 2. el dükkanları, nasıl pazarlık yaptığını anlatıyordu büyük bir heyecanla. Juh Suh ise onu dinleyemiyordu bir türlü, aklı bambaşka şeylerle doluydu, içi içini yiyordu hatta..

“Byeol!” dedi kızın sözünü keserek. Kız şaşırmış merakla Jun Suh’nun ağzından çıkacak sözcükleri bekliyordu.

“Ben..” diye devam etti çocuk kızın gözlerinin içine bakarak. “Özür dilerim ama seni dinleyemiyorum.. Çünkü.. Aklımda bir şey var, vee.. Onu sana sormazsam rahatlayamayacağım sanırım..”

“Sor o zaman, ne bekliyorsun?” dedi Byeol sakince. “Neymiş seni böyle meraklandıran şey?”

Derin bir nefes aldı Jun Suh, konuşmaktan çekiniyor gibiydi, ama vazgeçmeyecekti de..

“Şu Min Hyung.. Hani dün gece partiye gelen çocuk, Ha Neul’ın ve.. senin hocan..”

“Eee?” dedi Byeol sabırsızlıkla. “Çıkarsana ağzındaki baklayı artık!”

“Ben bu çocuğu tanımıyordum” diye devam etti Jun Suh. “Ama adını çok duydum kafede çalışırken. Ha Neul hiç dilinden düşürmezdi o çocuğun adını, aşıktı ona kısacası. Ve sen de Ha Neul’dan nefret ediyorsun..”

“Hadi ama!” diye çıkıştı Byeol. “Ne demek istiyorsun?”

“Eğer sen de Min Hyung denen o çocuktan hoşlanıyorsan ve bu yüzden Ha Neul’dan intikam almak istiyorsan.. Hem de böyle saçma sapan bir aşk muhasebesi yüzünden beni de tüm bunların içine…”

“Yeter!” diye bağırdı Byeol. Jun Suh kızın çığlığıyla donakaldı birden, Byeol kıpkırmızıydı, belli ki çok sinirlenmişti, elleri titriyor, konuşmak istese de bir türlü konuşamıyordu.. Birkaç dakika öylece beklediler, Jun Suh bir yandan söylediklerine pişman olmuş olsa da “iyi ki söyledim” demeden de edemiyordu, o hissettiklerini içinde tutabilecek bir çocuk olamamıştı hiçbir zaman..

“Bak..” dedi Byeol sakin bir ses tonuyla. “Hiçbir şey açıklamak zorunda değilim.. Ama bir şekilde seni tüm bunların içine çektiğim için cevap veriyorum, iyi dinle beni.. Aşka inanmam ben tamam mı? Bir erkek için değil tüm bunları yapmak, parmağımı bile kıpırdatmam! Aklından geçenlerin hiçbiri doğru değil! Beni hiç tanımamışsın..”

“Tanımama hiç izin vermedin ki..” dedi Jun Suh gözleri yerde. “Hala da vermiyorsun.. Kapalı bir kutusun, sırlarla dolusun.. Seni çözemiyorum..”

Kafasını yerden kaldıramıyordu hala, tüm bunları söylediğine de inanamıyordu. “İçimden konuşmadım değil mi?” diye soruyordu bir yandan kendine, “Ne yaptım ben?”

Byeol ise sakinleşmiş gibiydi, mahcup bir ifadeyle kaldırdı kafasını:

“Sana özel bir şey değil bu.. Kimseye içimi açmadım ben bugüne kadar.. Elimde değil, üzgünüm..”

Jun Suh en azından sakin bir tepki aldığı için mutluydu, tam cevap verecekken kız tekrar söze girdi:

“Zaman ver bana..”

O an içinde güneşler açtı Jun Suh’nun, karnında kelebekler uçuşmaya başladı, dün gece gördüklerini de kalp hırsızı olduğunu da unuttu bir an, her şey uçup gitti aklından.. “Tamam” anlamında başını salladı, ikisi de gülümsüyordu, tüm o negatif hava dağılmıştı bir anda..

“Yukarı çıkalım mı?” dedi Jun Suh. “Yemek yersin bizde ha?”

Başını salladı Byeol:

“Olmaz, yarın kaçırdığım bir sınava gireceğim, ders çalışmam lazım..”

“Tamam” dedi ayağa kalkan çocuk. “Ben gideyim o zaman, yerleşmene yardım etmemi ister misin?”

“Hayır” dedi Byeol. “Kendim hallederim teşekkürler.. Bu arada provan nasıl geçti? Bu gece çıkmayacaksın değil mi?”

“Hayır” dedi Jun Suh. “Yarın çıkacağım, belki.. sen de gelirsin..”

Byeol “bilmiyorum” anlamında başını salladı, hemen “gelirim” diyemedi nedense..

Sonunda vedalaşıp ayrıldılar, kapıyı kapatıp yukarı çıkan Jun Suh dün geceden beri beynini kemiren tüm fikirlerden arınmıştı adeta. Ama o çocuğun Byeol’e nasıl baktığını hatırladıkça dudaklarını bükmeden edemiyordu. Düşündüklerinde gerçek payı olmasından korksa da Byeol’e güvenmek istiyordu, ona güvenmek zorundaydı..

Alt katta kendini yorganın üzerine atan Byeol’ün aklı ise en az Jun Suh kadar karışıktı:

“Daha yeni tanıdığım birine içimi açmadığım için vicdan azabı duydum biraz önce, aptal mıyım ben? Aptalım evet, hem de nasıl..”

***

Heartstrings-So Give Me A Smile

Byeol oturduğu sandalyede adeta ter atıyordu, bölüm odasında tek başına sınava girmek iyice germişti kızı, üstüne üstük gözetmeni de Min Hyung olmuştu! Kafasını kaldırıp ona her baktığında titrediğini hissediyordu, bu yaşadığı neydi anlamıyordu da, hayranlık  mı, yoksa basit bir cinsel çekim mi? Neden ona yaklaştığında ya da sadece baktığında bile böyle heyecanlanıyordu ki, hem de sınav anında.. Min Hyung ise pencere kenarındaki masasında gazete okur gibi yapıp Byeol’ü izliyor ve kızın kağıdıyla bakışmaktan öteye gidemediğini görebiliyordu, Byeol’ün dün gece sabahlaması hiçbir işe yaramamıştı belli ki..

Yavaşça ayağa kalkıp kızın yanına gitti ve kağıdına çaktırmadan bir göz attı, durum felaketti.. Kız bir şeyler bilse de aktaramıyordu belli ki.. Byeol ise o yaklaştıkça yazacaklarını da unutuyordu, en kötüsü başına gelmişti işte.. Min Hyung “Bir şeyler yapsam mı?” diye düşündü önce, tabi ki yapamazdı, ne yapacaktı ki hem?

İyice yaklaştı kızın yanına, parmağını kağıda uzatarak:

“1604 mü yazıyor şurada?” dedi sessizce. “Bu kağıtları okumak biz asistanlara düşüyor küçük hanım biraz düzgün yazın lütfen..”

Byeol arkasına dönüp neşeyle gülümsedi bunun üzerine, çocuğun gösterdiği yerde hiçbir şey yazmıyordu, silinip kararmış bir boşluk vardı orada sadece.. Bu gülüşün ardından Min Hyung’un birkaç saniyelik pişmanlığı anında yok olmuştu bile..

“Hem.. Kral James dönemindeki önemli tarihleri dikkatlice yazmak gerekli, biraz özen gösterin lütfen, sonra William Tyndale incili..”

Duraksadı Min Hyung, ne yapıyordu böyle? O ki en mükemmeliyetçi hoca olarak ün salmıştı okulda, geçen sene 49 ile bıraktığı öğrenciler hala her yerde bol bol kulaklarını çınlatıyorlardı. Kopyaya zerre kadar tahammülü olmayan Min Hyung songseng bir öğrenciye kopya vermeye çalışıyordu!

Çocuktan tüyoları alan Byeol döktürmeye başlamıştı bile, kalmamak için yapmayacağı şey yoktu zaten. 10 dakika sonra başı yerde kağıdı uzattı, Min Hyung da kağıdı yerine koyup kızla birlikte odadan çıktı, Byeol konuşması gerektiğini düşünüyordu:

“Şeyy.. Hocam.. Ben gerçekten çalıştım, dün gece sabahladım hatta, ama o kadar yorgundum ki..”

“Tamam” dedi Min Hyung gülümseyerek. “Biliyorum.. Zaten öyle olduğunu düşünmeseydim… Neyse…”

“Ben böyle biri değilim” dedi Byeol, “Zor günler geçiriyorum sadece.. Hayatım zaten karmaşık, bir de derslerle sorun yaşamak istemiyorum, zaten onlarca ders alıyorum bir dönemde..”

Gülümsedi Min Hyung, kız deli gibi kendisini savunmaya çalışıyordu, bilmiyordu ki Min Hyung güvenmediği biri için parmağını bile oynatmaz, bilmiyordu ki O zaten bu kıza inanıyordu..

“Gerçi kağıdımı siz okuyacaktınız değil mi hocam?” dedi kız gülümseyerek.

Min Hyung yalandan kaşlarını çattı:

“O kadar da değil küçük hanım, sınav kağıdı okurken kimsenin gözünün yaşına bakmam ben..”

Dudağını büktü Byeol, galiba bu çocuğa hayrandı, ya da öyle olmasını umuyordu..

Fakülteden çıktılar, belli ki onun da dersi bitmişti bugün:

“Yarınki sınavıma da siz mi gireceksiniz?” diye sordu Byeol.

“Bilmiyorum” dedi çocuk. “Yarın belli olur..”

Byeol tam vedaşıp arkasına dönmüşken birden omzuna dokunulduğunu hissetti yine, parti gecesi geldi aklına.. Yavaşça arkasına döndü, Min Hyung bir şeyler söyleyecekti belli ki, konuşmak için kendini zorluyor gibiydi..

“Ben.. geçen gece için.. yani.. sana bir şey sormayacağım, anlatmanı da istemeyeceğim.. Ama.. Yalnız ağlama bir daha.. Yani.. Bir omuza ihtiyaç duyarsan eğer..”

Burada kaldı çocuk, devam edemedi, kız anlamıştı zaten, ama o kadar utanmıştı ki ona cevap verecek gücü kendinde bulamıyordu, kıpkırmızı olmuştu, başı yerde yutkunuyordu sadece..

“Ben yanındayım..” diyerek cümlesini bitirdi Min Hyung. Byeol başını kaldırdı, konuşmakta zorlanıyordu, sorun neydi, onun herkesten deli gibi gizlediği gözyaşlarını görmüş olması mıydı yoksa..

“Teşekkürler..” dedi sessizce. “Teşekkürler hocam..”

“Hocam” kelimesiyle ortamdaki elektrik dağıldı birden, kasılan vücutlar çözüldü, her şey normale döndü sanki..

Min Hyung tam kıza cevap verecekken gözü bir şeye takıldı, dikkatli dikkatli karşı tarafa bakmaya başladı, bunu fark eden Byeol arkasını döndüğünde şaşkınlığını gizleyemedi:

“Jun Suh-ah!”

Evet Jun Suh tam arkalarındaydı, yanında da Ha Neul vardı, hatta çocuğu kolundan tutmuş çekiştiriyordu. Bu sahneyi gören Byeol olduğu yerde kalakaldı, Jun Suh’nun ne işi vardı okulda, ve o kız neden onun kolunu tutuyordu?

“Görüşürüz” diyerek Min Hyung’un yanından hızla uzaklaştı ve koşuşturan ikiliyi takip etmeye başladı, kulüp binasına girmişlerdi. Byeol merakla peşlerinden koşmaya devam etti, Ha Neul birden durdu:

“Han Jun Suh-ssi, seni apar topar çağırdım biliyorum, ama çok kötü bir şey oldu, biraz sonra söyleyeceklerimi lütfen reddetme olur mu? Sana gerçekten ihtiyacım var..”

Byeol kulaklarını sonuna kadar açmış olsa da Ha Neul’ın tüm söylediklerini duyamamıştı, son cümle hariç..

İkili müzik odasına girdiler, kapı ardına kadar açıktı. Ha Neul orta yaşlı bir adamın yanına yaklaştı ve:

“İşte bahsettiğim çocuk hocam, Han Jun Suh. “Si Hoo yerine yeni solistimiz Jun Suh olabilir mi? Başka şansımız yok hocam, yoksa yarışmaya katılamayacağız..”

Jun Suh şaşkın gözlerle Ha Neul’a döndü, belli ki hiçbir şeyden haberi yoktu. Byeol ise olduğu yerden sessizce mırıldanmakla yetindi:

“Neler oluyor burada?”

Ft Island-One Word

***

-7. Bölüm Sonu-

Genel içinde yayınlandı | 19 Yorum

6. Bölüm: Onun İçin Ölmek İstedim, O Başka Kızlara Gülerken Hem de..

Not: Sağda görülmekte olan afişimiz sevgili Oh Yoon Joo tarafından sürpriz bir hediye olarak yapılmıştır.. Yeni bölüme başlamadan önce kendisine teşekkür etmeden geçmeyelim: Kamsahamnida çingu! Bu bölüm benden sana gelsin 🙂

Ft Island-Bad Woman

Herkes dönmüş aynı yere bakıyordu şimdi, kalabalık bir grup, grubun ortasında Ha Neul ve Ha Neul’ın tam karşısında kamburlaşmış, sol eli kalbinin üzerinde ona şarkı söyleyen Jun Suh.. Jun Suh son yıllarda yaşadığı tüm sıkıntıları unutmuşcasına tüm benliğiyle söylüyordu şarkısını, sanki gerçekten karşısındaki bu güzel kızı etkilemek istiyordu, sanki hiçbir oyun yalan dolan yoktu o anda, gerçekten aşık olmak istiyordu sanki ona..

Ha Neul ise tüm dikkatini Jun Suh’ya vermişti, tek bir saniyesini bile kaçırmak istemiyordu o dakikaların.. Çocuğun kapalı gözlerine ve sıkmaktan kıpkırmızı olmuş çenesine baktı, arada bir başını kaldırıp gülümsemeye çalışsa da yüzünde acı çeker bir ifade vardı, söylediği şarkıyı yaşıyordu karşısında, performans değil adeta drama sergiliyordu bu küçük çocuk, ki o küçük çocuktan da eser kalmamıştı notaların büyüsü işe karıştığı an..

Şarkı bitti.. Kalbinin üzerindeki sol elini yere indirdi Jun Suh, ardından da doğrulup başını kaldırdı, istisnasız herkes ona bakıyordu, şaşkın, beklenti dolu bakışlarla hem de.. Sonra birden çılgınca bir alkış koptu kalabalıktan, belki de böyle bir alkış gürültüsü çıkmamıştı o bardan bugüne kadar, kimisi bağırıyor, kimisi ıslık çalıyordu dinleyicilerin.. “Bir daha! Bir daha!” sesleri de gittikçe güçlenmeye başlıyordu, Jun Suh kıpkırmızı oldu, soğuk terler boşalıyordu sırtından aşağı. Sonra gülümseyerek arkasını döndü ve mikrofonu piyaniste uzattı, çocuk hayranlık dolu bir bakışla süzdü Jun Suh’yu.. O ise bu kadar takdir görmeye hiç ama hiç alışkın değildi..

Alkış ve “Bir daha! Bir daha!” tezahüratları eşliğinde yerinde oturdu Jun Suh, sadece gülümsüyor ve kafasını sallıyordu, bundan sonra ne yapacağını düşünmemişti sahneye çıkarken.. Sağına döndüğünde Byeol’ün bakışlarını gördü, hiçbir ifade yoktu kızın yüzünde, kızma, hayranlık, takdir.. Hiç Byeol gibi değildi o anda, biraz önce onu sahneye iten kızdan eser kalmamıştı şimdi..

Gitar ve Piyano

Piyano ve gitar ikilisinin yine ortama girmesiyle beraber mekan eski haline döndü yavaş yavaş.. Her masadan fısıltılar yükselmeye başlamıştı bile, sol taraftaki grupta ise fısıltıdan çok gürültülü bir tartışma ortamı vardı, herkes Ha Neul’a dönmüş bir şeyler soruyordu: “Kim o çocuk? Tanımıyor musun? Neden sana şarkı söyledi?…” Tüm bu sorulara cevap vermeyen Ha Neul yavaşça ayağa kalkıp Jun Suh’nun oturduğu sandalyeye yaklaştı:

“Merhaba..”

Jun Suh bunu beklemiyordu işte:

“Merhaba, buyrun..”

Ha Neul kızarmış gözleriyle, dağılmış makyajıyla ve dalga dalga saçlarıyla gerçekten muhteşem görünüyordu o akşam da.. Jun Suh onun gülümsemesini gördüğünde karşısındakinin bir melek olmasından şüphelendi bir an, farklı bir gülümsemeydi bu kızınki, içinde başka hiçbir şey barındırmayan, saf gülümsemelerdendi..

“Oturabilirim değil mi?”

“Tabiki..” dedi Jun Suh ayağa kalkıp. Kendisiyle bu kadar yumuşak ve nazik bir biçimde konuşulmasına da hiç alışkın değildi.

Kız ilk kez tanımadığı birinin yanına oturmak istemişti, hele de bir barda.. Utangaçlığı bu yüzdendi:

“Ben.. teşekkür ederim.” dedi sessizce. “Sanırım söylediklerimi duydun, o yüzden şarkı söyledin, benim için.. Sesin.. Çok iyi geldi bana.. Anlatamam..”

Jun Suh karşısında ezilip büzülen bu kıza ne demeliydi şimdi? Byeol’ün o kendinden emin keskin tavırlarından eser yoktu bu kızda..

“Evet” dedi karizmatik görünmeye çalışarak. “Güzel bir ayrılık şarkısı dinlemek istediğini duydum, dayanamadım..”

Gülümsedi Ha Neul, 10 dakika öncesine kadar üzerinde dönüp duran o ağırlık yok olmuştu sanki, hafiflemiş hissediyordu kendini..

“Seni tanıdım..” dedi gülümseyerek.. “Sen.. O köprüdeki çocuksun..”

Jun Suh bunu da beklemiyordu, kaldı bir an, ne demeliydi ki şimdi?..

“Aa.. Evet.. O gün de karşılaşmıştık.. Ehe ehe!”

“Yoksa beni takip mi ediyorsun?” diye sordu genç kız pat diye! Jun Suh panikledi bir an:

“Hayır hayır! Gerçekten.. Tesadüf tamamen!”

“Dur sakin ol..” dedi kız gülümseyerek. “Takip etmiş olsan da kızmazdım.. Hoşuma giderdi hatta..”

Jun Suh kulaklarına inanamıyordu, aylarca cesaret edip tek kelime konuşamadığı, patronun kızı bayan Ha Neul kendisine kur mu yapıyordu yoksa..

Çocuğun şaşkın gözlerle kendisine baktığını görünce:

“Yanlış anlama..” dedi kız.. “Öz güvenimi kaybetmek üzereyim bu aralar, o yüzden böyle söyledim, kendimi iyi hissediyorum şimdi..”

Kız açık sözlüydü, bu güzeldi işte.. Jun Suh söyleyecek bir şey bulamadı bir an, onca zaman karşı cinsle iletişimi kesince buluşmalarda ne denir nasıl davranılır unutmuştu bile..

Ft Island-You Will Be In My Heart

Yine konuşmaya başlayan Ha Neul oldu:

“O günü hatırlıyorum, seni.. yüzünü.. Bizim kafede garson olduğunu söylemiştin, hatta kovulduğunu, ölmek istediğini..”

“Beni dinlediğini düşünmemiştim..” dedi Jun Suh. “Çok kötüydün o gün..”

Birden yüzüne kederli bir bakış çöktü kızın:

“Seni dinlememiş olsaydım atlardım oradan emin ol, ben.. blöf yapmak için canına kıymak isteyecek biri değilim.. Gerçekten ölmek istedim, kalbim onun için bir dakika daha atmasın istedim, yemin ederim..”

“Yok yok!” dedi Jun Suh heyecanla. “Öyle demek istemedim, yani öyle kötüydün ki, tek kelime etmeden köprüden inip gittin, yolunu bulabileceğinden bile emin değildim..”

“Buldum..” dedi Ha Neul gülümseyerek. “Haklısın, sana bir teşekkür bile etmedim o gün, çok klişe olacak ama gerçekten hayatımı kurtardın, öyle büyük bir aptallık yapmak üzereydim ki.. Onun için ölmek istedim, o başka kızlara gülerken hem de.. Lanet olsun!”

Kızın yüzündeki o derin hüznü görebiliyordu Jun Suh, hiç de göründüğü gibi bir kız değildi belli ki.. İlk bakışta porselen bir bebek gibiydi, hiç kırılmayacak, üzülmeyecek gibi görünüyordu, ama mutsuzdu işte, çok mutsuzdu hem de..

“O gün tüm söylediklerim doğruydu..” dedi Jun Suh konuyu değiştirmeye çalışarak. “Gerçekten bay Tae Woo beni kovmuştu ve gerçekten ölmek istiyordum..”

“Seni hiç hatırlamıyorum” dedi kız. “Ne kadar çalışmıştın bizim kafede?”

“2 ay..”

Ha Neul birden gülümsemeye, hatta gülmeye başladı:

“Yoksa.. Sen.. Şu Bay Song’un üzerine kahve döken.. Ahaha!!!”

Jun Suh utansın mı sevinsin mi bilemedi, zar zor oluşturduğu tüm karizma yerle bir olmuştu, ama Ha Neul gülüyordu..

“Evet.. dedi başı yerde. “O sakar garson benim..”

“Babam anlattı, ben.. ben çok özür dilerim.. ama.. Çok komikti gerçekten!”

“Önemli değil..” dedi Jun Suh umursamaz bir ses tonuyla. “Bay Tae Woo o an kovdu beni işte.. Ama köprüde seni görmem tamamen tesadüftü, tıpkı şimdiki gibi..”

“Babam iyi ki kovmuş seni..” dedi Ha Neul gülümseyerek. “Bu yeteneğinle seni garson yapmak büyük haksızlık olur..”

Utandı Jun Suh:

“Senden başka bu yeteneği keşfeden olmadı maalesef..”

“Yanılıyorsun!” diye bir ses geldi arkalarından.. Konuşan kişi yanlarına oturmakta olan Tae Joon’dan başkası değildi..

“Merhaba..” dedi genç adam. “Ben Kim Tae Joon, bu barın sahibiyim.

Jun Suh şaşkın bakışlarla adamı süzerken Ha Neul’ın adama manalı bir biçimde göz kırptığı da gözünden kaçmamıştı, bir şeyler dönüyordu burada belliydi..

“Ben de Han Jun Suh..” dedi çocuk saygılı bir ses tonuyla.

“Memnun oldum” dedi Tae Joon gülümseyerek. “Sohbetinizi böldüm kusura bakmayın ama sen gitmeden konuşmamız gerekliydi. Bu arada öğrenci misin?”

“Hayır..”

“Çalışıyorsun o  zaman?”

“E..Evet..”

“Akşamları burada şarkı söylemek ister misin peki? Yani.. Dinleyiciler seni çok sevdi, aranızdaki elektrik harikaydı, ben.. burada bizimle çalışmanı çok isterim..

Ha Neul gülümseyerek döndü Jun Suh’ya:

“Evet! Evet kesinlikle kabul etmelisin, ben de çok sevinirim, seni dinlemek isterim yine..”

Jun Suh ne diyeceğini bilememişti, buraya gerçekten eğlenmek için gelmiş ve gerçekten Ha Neul’ı etkilemek için şarkı söyleyip alkış toplamış olsaydı hiç düşünmezdi, ama aklı çok karışıktı..

“Haftada 4 gün, 3 saat çalışacaksın eğer kabul edersen, diğer günler ayrı programlarımız oluyor..”

Tam Jun Suh “Şeyy..” diyerek söze girecekken adam kartını uzattı:

“İstersen önce bir düşün, sonra gel konuşalım..”

Jun Suh başını salladı, doğru olan buydu..

Tae Joon yanlarından kalkar kalkmaz sol taraflarındaki grupta da hareketlenmeler oldu, galiba onlar da kalkıyordu.. Gruptaki çocuklardan biri yanlarına geldi:

“Biz bir şeyler yemeye gidiyoruz Ha Neul, sen de gelecek misin?”

Ha Neul Jun Suh’ya döndü, ondan bir tepki bekledi bu soru karşısında:

“Ben de kalkıyorum” dedi Jun Suh. “Sohbetin için teşekkürler, tekrar görüşmek üzere..”

“Tamam görüşmek üzere..” dedi Ha Neul ayağa kalkarken. Kızın yüzüne dikkatlice bakan Jun Suh yüzündeki hayal kırıklığını fark etti..

Kalabalık grubun bardan çıkmasıyla sağına döndü Jun Suh, Byeol ile konuşmaya ihtiyacı vardı, ne demesi nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyordu o an.. Dikkatlice baktığında Byeol’ün elleriyle başını kapatmış, Jun Suh’nun sandalyesine arkasını dönmüş olduğunu gördü. Kalkıp kızın yanına gitti sonra:

“Byeol! Yaa Byeol! Dalıp gitmişsin, bense bir ajan gibi beni izlediğini sanıyordum..”

Jason Mraz & Colbie Caillat – Lucky

Byeol derin bir uykudan uyanırcasına başını kaldırdı:

“Ha Neul beni tanımasın diye fazla izleyemedim sizi, kız beni tanıyor artık, hatta benden rahatsız oluyor..”

“O kızın herhangi birinden rahatsız olacağını sanmıyorum..” dedi Jun Suh çekinerek.. Byeol şaşırdı, bunu beklemiyordu işte:

“Oooo!” dedi imalı bir ses tonuyla. “İlk günden havaya girmişsin bile.. Güzel güzel.. İşini iyi yapıyorsun.. Aferin..”

Jun Suh havadaki negatif elektriği hissetse de bir şey anlayamıyordu, Byeol tatsızdı belli ki..

“Sana anlatacaklarım var, çıkalım mı buradan?”

Kız cevap vermeden ayağa kalktı, yavaş adımlarla karanlık sokaklarda yürümeye başladı ikili..

“Nasıldım?” dedi Jun Suh. “İlk geceki görevimi başarıyla tamamladım sanırım..”

“Mükemmeldin” dedi Byeol gülümseyerek. “Bu kadar başarılı olacağını ummuyordum, masanızdan gelen kahkahalara bakılırsa kız senden hoşlandı..”

“Kahkahaların sebebi benden hoşlanması değil..” dedi Jun Suh. “Beni hatırladı, onu kurtardığım gün söylediklerimi, her şeyi hatırlıyor, onları anlattı biraz..”

“Ve güldü ha, bu kız da deli benim gibi, en azından bu yönümüz birbirine benziyor..”

Jun Suh anlamadı, Byeol’se sadece gülümsüyordu..

“İntihar etmek istemesinin sebebi gönül meselesiymiş..” dedi Jun Suh. “Kız çok aşık, yazık, nasıl seviyor bir bilsen.. Ama adam bunu sevmiyor sanırım ya da aldatmış ya da benzer bir durum var işte, ben de anlamadım..”

Byeol şaşkın gözlerle baktı Jun Suh’ya, Ha Neul’ın başka bir aşkı olsa günlüğünde yazardı elbette, Min Hyung’u seviyordu, hem de uzun yıllardır, ve onun için intihar etmeye kalkmıştı! Byeol her şeyi anlıyordu, belli ki Min Hyung onu reddetmişti, tek kelime konuşmamalarının sebebi de buydu işte..

Jun Suh kızın yüzündeki o tuhaf gülümsemeye baktı, bir şeyler düşünüyordu ama adeta bir sır küpüydü, çocuk onun ne hissettiğini bir türlü anlayamıyordu. Kız birden Jun Suh’ya döndü ve:

“Sahnede bir harikaydın!” dedi. “Bugüne kadar iki kez dinledim seni ve ikisi de bana aynı şeyleri hissettirdi, ne hissettirdi diye sorma anlatamam.. Ama.. Sen şarkı söylemelisin, bu sözlerimde çok ciddiyim, sesini herkes duymalı, kenarda köşede heba olmamalı bu yetenek..”

Jun Suh gözlerinin taa içine bakan kapkara gözlere dalıp giderken hipnotize olmuştu muhtemelen, bir süre cevap veremedi, kız çocuğa dokundu şaşkın bir yüzle:

“Ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor? Konuşsana!”

İrkilerek kendine geldi Jun Suh:

“Şeyy.. Yok bir şey.. Ben de sana bundan bahsedecektim, gittiğimiz barın sahibi bana orada şarkı söylememi teklif etti, haftada 4 gün, ben de önce sana…”

Jun Suh cümlesini tamamlayamadan Byeol çocuğun boynuna atladı:

“Çok çok sevindim, ne kadar sevindim anlatamam! Yapman gereken şeyi yapacaksın sonunda!”

Jun Suh kelimenin tam anlamıyla donakalmıştı, boynunun yandığını hissetti birden, kollarını kaldırıp kızın sırtına dokunmak istedi, olmuyordu.. İki kolu da aşağıda tepkisiz kalakalmıştı bu sıcak kucaklamanın karşısında..

Şaşkın bir ifadeyle geri çekildi Byeol, nesi vardı bu çocuğun bu gece böyle?

“Daha evet demedim” dedi Jun Suh kendine gelmeye çalışarak. “Yarın konuşacağım..”

Çocuğun bu kısa cevapları şaşırtıyordu kızı.. “Ha Neul’ın yanında kahkahalarla gülüyordu oysa ki..” dedi kendi kendine burnunu kıvırarak. Otobüs durağına gelmişlerdi sonunda.

“Bu arada sana söylemem gereken bir şey vardı…” dedi Jun Suh. “Benim evimin alt katında ufak bir ev var, uzun zamandır boş, küçük tek kişilik bir yer, biraz da bakımsız, ama istersen..”

Byeol gülümsemeye başladı:

“Aa! Hemen gelip bakayım o zaman, yarın gelsem ev sahibi oralarda olur mu?”

Jun Suh başını salladı:

“Olmayabilir, ben adamı aradıktan sonra sana haber veririm..”

Byeol tam konuşacakken otobüs geldi ve kız cevap veremeden el sallayarak otobüse bindi. Yine kulaklarında Jun Suh’nun sesi vardı, yine gözlerini kapadı ve yine her şeyi unutup uyumak istedi sadece..

***

Zaz-Je Veux

Saatine baktı Min Hyung, dersin başlamasına 10 dakika vardı, programına bir daha baktı, evet 4’lerin dersine giriyordu.. Kitaplarını eline aldı ve boy aynasında bir kez daha süzdü kendini, gayet iyi görünüyordu.. Beyaz üzerine kırmızı çizgili tişörtü, beyaz ceketi ve lacivert pantolonuyla gayet şıktı yine bugün.. Kendinden emin bir gülümsemeyle dışarı çıktı, onu görenler ilk kez böyle içten bir gülümsemeyle derse girdiğine şahit oluyorlardı..

Aynı anda bahçede aceleyle ağzına bir şeyler tıkıştırmaya çalışan Byeol de saatine baktı, yukarı çıkma zamanı gelmişti bile.. Tam kalkmış kitaplarını eline alırken telefonunun titrediğini hissetti, Jun Suh mesaj atmıştı:

“Ev sahibini aradım, yarım saate kadar burada olacak, sonra memleketine gidecekmiş, hemen gelirsen onunla görüşebilirsin, aşağıdaki adrese ….. otobüsü ile gel seni duraktan alırım^^”

Byeol dudağını büktü, Min Hyung’un dersi mi, yeni bir ev mi? Kararsızlık yaşıyordu.. İsteksizce kitaplarını çantasına soktu, zaten henüz onunla karşılaşmak istemiyordu, hala utanmaya devam ediyordu geçen gün yaşananlar yüzünden.. Ama onu görmek de istiyordu aslında.. Bilmiyordu, aceleyle kapıdan fırlayıp otobüs durağına doğru koşmaya başladı..

Min Hyung derse girdiğinde gözleriyle taradı amfiyi, oldukça kalabalıktı sınıf bugün, aradan birini seçebilmek imkansız gibiydi, yine de bakındı.. Yoktu, geç kalmıştı belki de, evi de yoktu zaten, evet evet kesin geç kalmıştı..

Ağır ağır derse başladı, kapı çalındığında duyabilmek için olabildiğinde bağırmamaya çalışıyordu, kapı çalındı ama o değildi.. Yine çalındı, yine o değildi.. Bugün derse gelmeyecekti belli ki..

“Onu çok utandırdım..” dedi içinden.. “Hay aksi!..”

***

Otobüsten inen Byeol kendisini bekleyen Jun Suh’yu görünce sevinçle el salladı, iyi şeyler olacaktı bugün hissediyordu.. İkili konuşa konuşa dik yokuşu tırmanmaya başladılar, Byeol de dikkatlice etrafı süzüyordu, burası bildiğin kenar mahalleydi, hatta kenardan daha kenarda da olabilirdi, tek katlı ya da iki katlı yıkık dökük evlerle doluydu sokaklar.. Ürktü Byeol:

“Sen.. Dün gece durakta inip bu sokakta mı yürüdün? Çok cesursun gerçekten.. Hava kararınca buraya girmek cesaret ister yani..”

Gülümsedi Jun Suh:

“Ben Robin Hood’um unuttun mu?”

“Ben Kedi Kız değilim ama..” dedi Byeol dudağını büküp. Bu mahallede yaşayabilir miydi ki?

“Korkma” dedi Jun Suh. “Robin’in komşusuna bir şeycik olmaz, burada beni herkes tanır..”

Varmışlardı sonunda, iki katlı eski bir evin bahçesinden içeri girdiler.. Hemen girişte kirli camları yüzünden içerisi görünmeyen küçük kapılı bir ev vardı, üstteki ev ise tahminen daha büyüktü ama bakımsızdı, daha dışından belliydi bu..

“Halmoniiii!!!” diye bağırdı Jun Suh. Yukarıdan babaanne ve orta yaşlı bir adam çıktı sonra, adam aşağı inip kıza selam verdi ve evin kapısını açtı, ikisi içeri girdiler. İçeri girmek üzere olan Jun Suh babaannesinin tişörtünü çektiğini fark etti:

“Yaa! Bu kız çok genç, çok güzel.. Hem de yalnız! Nasıl kalacak bu mahallede?”

Jun Suh sırıtmaya başladı:

“Bir şey olmaz, senin gibi komşusu olacak babaanne daha ne olsun?”

Sonra babaannesinin cevap vermesine fırsat bırakmadan içeri girdi, girdiği an Byeol’ün yüzündeki o tiksinti dolu bakışla karşılaştı ve kız haklıydı.. Burası kullanılmaya kullanılmaya ev olmaktan çıkmıştı artık, duvarlar dökülmüş, boya hatta sıva denen bir şey kalmamıştı evde.. Tavandan sarkan örümcek ağları neredeyse üstlerine düşecekti. Girdikleri odanın yanındaki bir iki metrekarecik minicik odaya girdiler sonra. Orası da girişten daha iyi durumda değildi..

Byeol bayılmak üzereydi, zaten içerideki rutubet kokusu onu bayıltacak kadar ağırdı.

“Ben Jun Suh’ya dedim..” dedi ev sahibi. “Ev kullanılmaz durumda dedim, O önemli değil dedi..”

Sinirli bir hareketle Jun Suh’ya döndü Byeol:

“Konuşabilir miyiz bir dakika?”

Cevap beklemeden dışarı çıktılar sonra. Jun Suh duyacaklarını biliyordu aslında. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı Byeol:

“Beni nasıl buraya getirebildin anlamıyorum, ev mi bu şimdi? Hayvan bağlasan yaşamaz burada! Yok yok onlar yaşıyor, küçük odada uyuyan kedilere bakılırsa!”

“Sakin ol!” dedi Jun Suh. “Bu kadar kötü göründüğüne bakma, temizlenir ve boyanırsa tek kişilik mükemmel bir öğrenci evi olabilir burası.. Zaten çok küçük, bir günde halledilir bu dediklerim..”

Düşündü Byeol:

“O kadar kolay mı? Üstesinden gelemem bu dediklerinin.. Yalnızım ben unuttun mu?”

“Yalnız değilsin..” dedi Jun Suh. “Yardım ederim sana, bir günde adam ederiz burayı.. Hem patronum değil misin, yardım etmek zorundayım ya..”

Gülümsedi Byeol:

“Kalp hırsızımsın sen, uşağım değil..”

“Hem..” dedi Jun Suh kızın kulağına eğilip. “Aylık sadece 300.000 won..”

Byeol kaldı o anda, evin dış kapısına baktı, o en azından demirdendi, hem üst katta da Jun Suh ve ailesi yaşıyordu, düşündü iyice.. Yavaşça sağına döndüğünde dehşetle açıldı gözleri:

“Bu da ne? Tuvalet mi yoksa???”

“Evet” dedi Jun Suh yavaşça. “Alt katın tuvaleti yok..”

“Yok artık” dedi Byeol. “Medeniyet yok mu burada kardeşim?”

“Ayda 300 bine bu kadar medeniyet oluyor, maalesef..”

Ev sahibi sonunda dayanamayıp dışarı çıktı:

“Karar verdin mi küçük hanım? Depozito istemiyorum, ayda 300 bin kira, boya sana ait..”

Jun Suh’ya döndü kız, umut doluydu çocuğun bakışları, ne yapmalıydı şimdi?

“250 bin’e evet dersen tutuyorum, boya bile yapmamışsın, çok uğraşacağım bu evle, 300 bin çok.. Hem ben tutmazsam ömür boyu boş kalacak burası bunu sen de biliyorsun..”

Adam önce mırın kırın etse de kabul etti, kontrat imzalamaya bile gerek duymadan anahtarı aldı Byeol, harabe de olsa bir evi vardı artık.. Elinde anahtarla Jun Suh’ya döndü:

“Ne yaptım ben? Bak yardım edeceksin unutma, yoksa bu yerde bu evde yaşamama imkan yok..”

“Tamam!” diye bağırdı Jun Suh. Yüzündeki gülümseme Byeol’ü bile heyecanlandırdı, çocuğun gazıyla kalkışmıştı bir işe, bakalım sonu nasıl olacaktı bu işin?

Kafasını kaldıran Jun Suh merdivenlerde onlara bakan babaannesini gördü:

“Babaanne gelsene Byeol ile tanış, kendisi yeni komşumuz..”

Kızı süze süze yanlarına geldi yaşlı kadın, Byeol saygıyla eğildi:

“Merhaba efendim, ben Lee Byeol, tanıştığıma memnun oldum..”

“Nereden tanışıyorsunuz siz bakayım?” diye sordu kadın imalı imalı. Byeol şaşkın gözlerle Jun Suh’ya döndü, çocuk gülümsemeye çalışarak:

“İş arkadaşım babaanne..” dedi. “Yeni tanıştık, hem okuyor hem çalışıyor, ailesi…”

“Tamam çocuk!” dedi kadın gülerek. “Kızın hayatını anlat demedim sana, neyse hoş geldin kızım, bu semt pek tekin değildir ama korkma, üst katında biz varız, neye ihtiyacın olursa kapımızı çalmaktan çekinme olur mu?”

Yaşlı kadının bu samimi sözleri Byeol’ü çok mutlu etti, kendini o kadar yalnız hissetmiyordu o anda, annesinden ayrı olduğunu bile unuttu bir an..

“Ben yukarı çıkıyorum..” dedi kadın, “Bir sürü işim var..”

Kadının gözden kaybolmasıyla avucunu açıp baktı Byeol, o eski anahtarın evinin anahtarı olduğuna hala inanamıyordu. Başını kaldırdığında Jun Suh’nun neşeyle parıldayan yüzüyle karşılaştı, onun aksine hiç de pozitif değildi Byeol, eve benzetilmesi gereken bir harabe onu bekliyordu çünkü..

“Bugün tüm dersleri ekip burayı adam etmeliyim..” dedi sessizce. “Önce temizleyip sonra boyamalıyım sanırım..”

“Ben de varım!” dedi Jun Suh neşeyle.”Temizleme işi senin, boyama benim olsun o zaman, hatta bizim depoda boya olacaktı, ben bi’ Jae Suk’u arayayım işi yoksa getirsin..”

“Jae Suk da kim?” diye sormaya yeltendi Byeol ama Jun Suh uzaklaşmıştı bile.. 5 dakika sonra yanına gelen çocuğun yüzü yine ışıl ışıldı.

“Bana yardım etmek zorunda değilsin..” dedi Byeol başı yerde. “Sözleşmemizde bazı görevleri yerine getireceksin derken özel işlerimi kastetmemiştim ben..”

“Ne sözleşmesi?” dedi Jun Suh içinden, ne saçmalıyordu bu kız? Sözleşme yüzünden mi ona yardım etmek istediğini sanıyordu? Gerçekten kalbinin olduğu yerde bir taş barındırıyor olmalıydı, yoksa onun bu masum iyiliğini nasıl böyle değerlendirebilirdi ki?

“Madde maddedir!” dedi sonra ciddi bir ses tonuyla. “Sözleşmede ne yazıyorsa onu yapmak zorundayım. Hem bak Jae Suk geldi bile, sen de gidip deterjan al hadi, konuşma zamanı değil!”

You are Beautiful-Descend From The Sky

Üç genç bir hızla işe koyuldular, Byeol deterjan alıp evi temizlemeye başladı, işi çok zordu ama, bu ev yıllardır kullanılmamıştı, her yer toprak ve örümcek ağlarıyla doluydu. Jun Suh ve arkadaşının matrak muhabbetleri olmasa kız bu işin altından hayatta kalkamazdı.. Jae Suk yan taraftaki o minnacık odayı, Jun Suh ise girişi boyamaya çalışıyordu.

“Bu cam değil, başka bir şey olmuş artık!” diye bağırdı Byeol. “Evrim geçirmiş bildiğin, yapısını incelemek lazım laboratuvarda!”

Çocuklar gülmekten kendini alamıyordu:

“Düne kadar şu arkadaki cam yoktu küçük hanım, bu sabah babaannem sayesinde taktırdı o ev sahibi denen sorumsuz adam!”

“Hala uslanmadı bu adam!” diye bağırdı içeriden Jae Suk. “Evini 4 kez soydun üstelik, insan bu işte bir tuhaflık olduğunu anlar yani!”

Byeol şaşkınlıktan elindeki bezi yere düşürdü:

“Evini mi soydun? 4 kere mi?”

“Evet” dedi Jae Suk’a sinirli bir bakış atan Jun Suh. “Bir keresinde çatıyı yaptırmamıştı onun parasını aldım, bir keresinde bacayı yaptırmamıştı onun parasını aldım, diğerinde kiraya çok zam yapmıştı onun için soymuştum, ee diğerini de unuttum ama yine kaşınmıştı ondan eminim..”

Byeol ağzı açık dinliyordu Jun Suh’yu:

“Oysa ben hala senin hırsız olabileceğini düşünmüyordum, tanıştığımız o gece seni orada gördüğüm halde hem de.. Çünkü benden yol parası bile istemeyecek kadar gururluydun sen..”

Jun Suh tam konuşacakken Jae Suk araya girdi:

“Jun Suh da biz de hırsızlık yapmadık bugüne kadar, hakkımızı aldık sadece, hem Jun Suh sadece kendisi için değil..”

“Yaptıklarımdan zerre kadar pişman değilim inan..” dedi Jun Suh arkadaşının sözünü kesip. “Ben hırsız değilim çünkü..”

Gülümsedi Byeol, bu cümleyi ne çok duyuyordu..

“Sen de çetedensin değil mi?” diye sordu Jae Suk’a.

“Hayali olan bir iş bulana kadar Jae Suk benim!” diye cevap verdi Jun Suh gülerek, Jae Suk’un işsizliği her daim espri konusu olurdu zaten.

“Evet” dedi Jae Suk arkadaşını görmezden gelip. “Jung Woo ile birlikte 3 kişiyiz biz, sana da her şeyi anlatıyoruz bu arada, karanlık dünyamıza giriyorsun bak ehuehu!”

Üç genç kahkahalarla gülmeye başladılar, böyle sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar, en sonunda hepsi yere serildi yorgunluktan. Bitmişti ama, sabahki harabe şimdi eve benzemişti biraz.. Hava kararmaya başladığında yavaşça yerinden kalktı Byeol:

“Ben gitsem iyi olur, yorgunluktan ölüyorum..”

“Kalsana..” dedi Jun Suh. “Yemek yersin hem, çok yoruldun..”

“Çok yorgunum hemen gidip uyuyacağım..” dedi Byeol. “Hem yarın birkaç eşya alıp öyle yerleşirim evime, ayy benim evim, söylemesi bile güzel..”

Byeol ve iki genç otobüs durağına kadar yürüdüler, kız çocuklara defalarca teşekkür ettikten sonra otobüse binip gözden kayboldu.

“Oha!” diye bağırdı Jae Suk otobüsün arkasından. “Kızın bu kadar güzel olduğunu söylememiştin! Aksi, tuhaf dediğin kız bu mu şimdi?”

“Yaaa!” diye bağırdı Jun Suh. “Onu benden iyi tanıyamazsın, sana her şeyi anlatsam emin ol inanamazsın!”

“Bu kızın her türlü tuhaflığına katlanılır..” dedi Jae Suk arkadaşını duymazdan gelip. İki genç konuşa konuşa durağın arkasındaki yokuşu tırmanmaya başladılar. Jun Suh’nun içi kıpır kıpırdı, şarkılar söylemek, önüne geleni öpmek istiyordu, sonra kızıyordu kendine:

“Ne yapıyorsun aptal, kendine gel, bu kadar mutlu olacak ne var sanki?..”

***

Nil Karaibrahimgil-HHDİ

Sabah erkenden kalktı Min Hyung, aslında boş günüydü bugün ama geç kalkmaya alışkın değildi işte. Kahvaltı etmeden koşuya çıktı, yorgunluktan bayılana kadar saatlerce koşup kan ter içinde döndü eve. Ardından duşunu alıp kahvaltısını hazırlamaya başladı. Sanki on kişi kahvaltı edecekmiş gibi özenle hazırladı her şeyi, kahvaltısını ettikten sonra da bembeyaz koltuklarına geçti ve siyah çerçeveli gözlüklerini takıp gazetesini okumaya başladı. Hava çok güzeldi bugün, “ne yapsam?” diye düşünmeden edemiyordu. Gerçi okunması gereken bir sürü makale vardı bilgisayarında, bugün evde kalmak istemiyordu ama..

“Ne yapsam? Ne yapsam?” diye kendi kendine sorarken birden gözleri parladı:

“Tabi ya! Haneul Kafe! Hem Tae Woo ajusshi ile de ne zamandır görüşmemiştim, onu da görmüş olurum, ya Ha Neul.. O okuldadır ki..”

Böyle kendi kendine konuşarak ayağa kalktı, elindeki gazeteyi koltuğa fırlatıp yatak odasına geçti ve gardırobunu karıştırmaya başladı, bir yandan da tuhaf tuhaf gülüyordu bu haline …

Kafeden içeri girdiğinde o gülüş tüm yüzüne yayıldı, zamanlaması çok iyiydi bugün, Byeol orada servis yapıyordu, siyah bir önlük takmış, siyah saçları da omuzlarına düşmüştü yine.. İrkildi Min Hyung.. “Kendine gel!” dedi sessizce, bir rüya bir insanı nasıl bu kadar etkileyebilirdi anlayamıyordu..

İçeri giren müşterinin yüzüne bakmadan yere eğilip: “Ososeyo!” diyen Byeol başını kaldırdığında Min Hyung’u görünce gözlerini birden kocaman açtı, “Merhaba” dedi çocuk gülümseyerek, kızın şaşkın gözlerinden gözlerini alamıyordu. Byeol de kilitlenip kalmıştı birden, bu güzel sabahta böylesine güzel birini görmek iyi olmuştu..

“Buyurun..” dedi masalardan birini gösterip.

Tek gözüyle kızı izleyerek gösterilen masaya oturdu Min Hyung, ne yapacağını da bilmiyordu aslında, geçen günkü olay için açıklama yapmalı mıydı yoksa hiç yaşanmamış gibi mi davranmalıydı?

Birkaç dakika sonra menüyü getirdi Byeol, oldukça güler yüzlüydü, ev de bulabildiği için gerçekten residance faciasını unutmuştu belki de..

“Bir filtre kahve..” dedi Min Hyung.

Kız başını sallayıp menüyü götürecekken:

“Dün yoktun..” dedi çocuk. “Çalıştığın için gelemedin herhalde..”

“Ev tuttum” dedi Byeol. “Onunla uğraştım bütün gün, küçük mütevazi bir ev ama bakımsız olduğu için yordu beni..”

Min Hyung kızardı birden, ne demeliydi şimdi? O konuşmadan:

“Bu son ama..” dedi Byeol. “Bir daha ders kaçırmayacağım..”

Kızın sözlerinde gerçekten herhangi bir ima ya da kinaye yoktu, rahatladı genç adam, üzerinden kilolarca yük kalkmıştı sanki..

Kasada Tae Woo belirdi birden, telaşlı bir hali vardı, başıyla Min Hyung’a selam verip Byeol’ü çağırdı yanına:

“Lee Byeol sshi, bu gün kızımın doğum günü, ben eski evimizde, annesiyle yaşadığımız evde ona sürpriz bir kutlama yapmak istiyorum, yalnız sizin gibi gençler nasıl kutlamalardan hoşlanırlar, süsler, pasta falan nasıl olmalı bilemiyorum şimdi? Hazırlık yapmamda bana yardım eder misin?”

Byeol cevap veremedi bir an, Ha Neul’in partisini mi hazırlayacaktı şimdi? Yok artık! Baba kızın sevgi dolu anlarına o zemin hazırlayacaktı yani..

“Şeyy..” diyerek söze girecekken:

“Yalnız..” dedi adam. “Ev Choon Chun’da, istersen yardım edip dönersin, istersen kutlama için bu gece bizimle kalabilirsin, başka misafirlerimiz de olacak..”

Adam plan yapmıştı bile, Byeol ne dese boştu..

“Tamam..” dedi kız gözleri yerde.

“Harika!” dedi Tae Woo. “Sen git hazırlan, ben de Min Hyung’a bir selam vereyim..”

Byeol söve söve soyunma odasına doğru gitti, ne yapıyordu böyle, onların mutlu yuvalarına sürpriz parti hazırlamaya gidiyordu resmen, ölmek istiyordu sadece..

Üzerini değiştirip Tae Woo’nun yanına döndüğünde ikiliyi sohbet ederken buldu. Tam Tae Woo arkasını dönmüş odasına gidecekken müdür Choi yanlarına geldi:

“Bay Tae Woo, arabayı dün servise bırakmıştık, ancak bu akşama çıkarmış..”

Tae Woo’nun suratı asıldı:

“Eee nasıl gideceğiz peki? Trenle mi?”

Byeol rahatladı birden, belki de iptal olacaktı bu aptal plan.. Ama işler umduğu gibi gitmeyecekti:

“Sizi götürebilirim..” dedi Min Hyung. “Bugün boşum, arabam da müsait..”

“Hay yaşa!” diye bir çığlık attı Tae Woo. “Hem kutlamamıza da katılırsın, Ha Neul seni görünce ne kadar sevinecek!”

Min Hyung başını eğdi, bu teklife cevap verecek durumda değildi işte, “Byeol ile Bay Tae Woo’yu bırakıp bir şekilde dönerim” dedi içinden.

“O zaman sen akşam Ha Neul’ı bizim Choon Chun’daki eve getirirsin” dedi Tae Woo müdür Choi’ye dönüp. Byeol hariç herkes halinden gayet memnundu belli ki..

***

Ft Island-Girls Don’t Know

Düşünceli adımlarla barın kapısından içeri girmek üzere olan Ha Neul birden karşısında Jun Suh’yu görünce şaşkına döndü, başını kaldıran çocuk da kızı görünce gülümsemekten kendini alamadı..

“Seni burada bulduğuma inanamıyorum!” dedi Ha Neul. “Ben ancak Tae Joon oppadan telefonunu alırım diye gelmiştim oysa ki..”

Jun Suh sırıtmaya başladı bu sözler karşısında.

“Demek beni gördüğüne bu kadar sevindin ha?” dedi tek kaşını kaldırarak. Bir yandan da “Sen ne mükemmel bir kalp hırsızısın oğlum ya!” diyerek kendine gaz veriyordu..

“Hem de nasıl!” dedi kız sevinçle. “Sana sormam gereken bir şey var, geçen gece sormayı unutmuştum..”

“Numaramı mı soracaksın yoksa?” diyerek sırıtmaya devam etti Jun Suh, fakat Ha Neul’ın cevabı birden tüm hayallerini suya düşürdü:

“Hayır, o gün, yani köprüde, bana ait bir defter gördün mü diye soracaktım, çok önemli benim için, bir şey biliyorsan söyle lütfen!”

Jun Suh kızın bahsettiği kara kaplı, küçük defteri hatırladı, nereye koymuştu ki o defteri? Aa evet Byeol’e vermişti sahibine vermesi için.. Ee Byeol neden vermemişti ki onu kıza? Tabi ya, Byeol bu kızdan nefret ediyordu, vermemişti işte defteri.. Ne demeliydi şimdi Jun Suh..

“Ha.. Hayır..” dedi kekeleyerek. “Görmedim..”

“Emin misin?” dedi Ha Neul dudaklarını büküp, yüzündeki hayal kırıklığı tarif edilemezdi:

“Evet” dedi Jun Suh sessizce. “Gerçekten görmedim..”

“Ben Byeol’e sorarım nasılsa deftere ne olduğunu?” dedi içinden, onu bu kıza vermeliydi, bu kadar üzülmesine bakılırsa o defter çok önemliydi Ha Neul için..

Gülümsemeye çalıştı genç kız:

“Neyse, sen oppanın teklifi kabul etmeye geldin buraya değil mi?

“Evet” dedi Jun Suh. “Ben de artık bir Skull Bar (Skullhong‘a sevgilerle 🙂 ) çalışanıyım!”

“Çok sevindim” dedi kız gülümseyerek. “Bundan sonra daha sık geleceğim buraya demek ki..”

Dikkatlice izledi kızı Jun Suh, üzüntüsünü nasıl da gizlemeye çalışıyordu sahte gülümsemelerle. .”İnsan nasıl nefret edebilir ki bu kızdan?” diye sordu kendi kendine. “Sanki karşımdaki dünyaya inmiş bir iyilik meleği..”

Ha Neul’ın telefonunun çalmasıyla kendine geldi Jun Suh, amma hayallere dalıyordu bu aralar..

“Alo.. Merhaba Müdür Choi.. Evet.. Babam mı? … Choon Chun’a mı? (Burada gülümsemeye başladı) Anladım.. Beni siz mi götüreceksiniz? … Bu akşam? .. Tamam … Ee bizim arabayla gideceksek babam nasıl gitti eve? .. Kim götürdü? (Burada şaşkınlıktan gözleri kocaman oldu) Min Hyung songseng mi? … Emin misiniz??? … Tamam, ben bir iki saate gelirim … İyi günler.”

Jun Suh çözememişti kızı, önce çok sevinmiş, sonra şaşırmış, şimdi üzgün yüzüyle karşısında dudaklarını büzmüş kendi kendine mırıldanıyordu:

“Nasıl götürür babamı? Benim doğum günü partime hem de? O da mı katılacak ki? Ne yapmaya çalışıyor bu çocuk böyle?”

Jun Suh kendini zorlasa da kızın ne dediğini anlayamıyordu. Tam veda edip yoluna gitmeye hazırlanırken heyecanla kendisine döndü Ha Neul:

“Doğum günü partime gelmek ister misin? Choon Chun’da olacak, babam doğum günü partisi hazırlatıyor orada benim için.. Ha? Ne dersin?”

Jun Suh gözleri parıldayan bu kıza şaşkınlıkla baktı, bu ani hareketleri birine benzetiyordu ama kime? Ne demeliydi şimdi? Birkaç hafta önce kendisini kovan patronunun kızı onu ailecek kutlayacakları doğum günü partisine çağırıyordu, ne cevap vermeliydi ona?

-6. Bölüm Sonu-

Genel içinde yayınlandı | 24 Yorum

5. Bölüm: Avuçlarımın içindesin Park Ha Neul..

Park Shin Hye-To Love Me

Byeol ve Min Hyung arkalarına bakmadan bölüm odasına girdiler. Oda oldukça büyüktü, en sonda pencere kenarındaki masayı işaret etti Min Hyung:

“Sen oturabilirsin, geliyorum bende..”

Byeol sandalyeye oturduğunda hocasına karşı yaşayacağı rezilliklerin daha bitmediğini de biliyordu. İçinden çeşit çeşit bahaneler üretmeye başladı, aslında bugün ilk toplantıları değil miydi? Byeol başka bir konu açarsa belki projeden bahsetmeden bugünü atlatabilirdi..

Min Hyung elinde bir deste kalın kitapla oturdu Byeol’ün yanına.

“Şimdii..” dedi. “Öncelikle sanayi kavramını irdelemekle başlayacağız projemize.”

“Bir dakika..” dedi Byeol çocuğun sözünü kesercesine. “Ben size bir şey sormak istiyorum derse geçmeden önce..”

Kalın çerçeveli gözlükleriyle getirdiği kitaplara dalıp gitmiş olan Min Hyung dalgın bir biçimde:

“Sor tabii ki..” dedi.

“Kaç yaşındasınız?” dedi Byeol bir çırpıda.. O an gömüldüğü kitaptan kafasını çıkardı Min Hyung ve şaşkın gözlerle Byeol’e baktı:

“Neden sordun?”

“Merak ettim..”

“26” dedi Min Hyung düşünmeden, hala kızdan bir açıklama beklediği belliydi. Cevabını alan Byeol gülümsemeye başladı:

“O zaman çok da rezil oldum sayılmaz aslında değil mi? Ben 23 yaşındayım ve aramızda sadece 3 yaş var, sizi öğrenci zannetmem çok doğal..”

Min Hyung da gülümsedi bu cevabın ardından ve yine önündeki kitaba yöneldi:

“Sanayi kavramının tanımı..”

“Pekii..” diyerek yine çocuğun sözünü kesti Byeol. “Çok özür dilerim ama bu genç yaşınızda hem her dönemden birçok derse girmeniz hem de proje danışmanlığı yapmanız beni çok şaşırttı. Eski okulumda tez ve proje danışmanları tecrübeli hocalardan seçilirdi de..”

Sessiz bir iç çekerek kafasını kaldırdı yine Min Hyung:

“Tecrübeli olmadığımı düşünüyorsun yani..”

“Yani..” dedi Byeol yine hiç düşünmeden. Karşısındaki çocuğun hocası olduğuna inanamıyordu hala, rahat konuşmaktan kendini alamıyordu.

“Yanılıyorsun” dedi Min Hyung. “3. sınıftan beri lisans derslerinde asistan hocalık yapıyorum, şu an da birden çok okulda asistan ve danışman görevinde hizmet veriyorum. Tecrübelerimden bol bol yararlanabileceğine emin olabilirsin. Tatmin oldun mu şimdi?”

“Yoo” dedi Byeol kekeleyerek. “Öyle demek istemedim..”

“Pekala küçük hanım..” dedi Min Hyung yüzündeki ciddi ifadeden kurtulmaya çalışarak. “Dersimize başlayabiliriz sanırım, sanayi kavramını ve Sanayi Devrimi’nin nedenlerini de sizden alabiliriz değil mi?”

Byeol yine kızarmaya sıkılmaya başlamıştı. Min Hyung’un kalın çerçeveler arkasındaki o tatlı yüzü her şeyi berbat ediyordu işte:

“Benn..” dedi.. “Size yalan söylemeyeceğim.. Bu okula ve bu şehre  geleli henüz iki hafta oldu ve ben şu aralar bir pansiyonda kalıyorum. Pansiyondaki internet bağlantısı da gerçekten korkunç derecede yavaş, sürekli kopuyor ve..”

“Hazırlanamadın yani..”

Byeol başını yere indirip “evet” anlamında kafasını salladı yalnızca. Min Hyung kızın bu halini görünce gülmemek için kendisini zor tuttu, ne demeliydi şimdi.. Kızı terslemeye gönlü el vermedi, gözlerindeki samimiyete inanmıştı çünkü..

“Pekala..” dedi. “Bu ders birlikte araştırma yapalım o zaman.. Yalnız bir daha böyle bahaneler kabul etmem.. Şimdi.. Yaklaş bakalım.. Şurada altını çizdiğim kısmı yüksek sesle okumanı istiyorum..”

Byeol sandalyesini çocuğun yanına doğru çekti. Çok güzel bir koku geliyordu Min Hyung’tan. Kız gözlerini kapatıp birkaç saniye kendinden geçti, sonra çocuk fark etmeden kitabı önüne çekip okumaya başladı. Dirsekleri birbirine değdikçe olduğu yerden sıçrayan Byeol’ü feci halde sıcak basmıştı o anda..

“Umarım gözlüklerini çıkarmaz..” dedi içinden. “Yoksa konsantre olmam mümkün değil..”

***

Oh Won Bin-Good For You

Aynı anlarda Jun Suh yine evinde  ne yapacağını bilmez durumdaydı. En sonunda “Bari boş durmayayım” demiş oturup babaannesiyle birlikte oyuncak tavşanlara göz dikmeye karar vermişti. Odanın bir tarafında elinde oyuncaklarla dizi izleyip yorumlar yapan babaanne, diğer tarafında ise tavşanlarla ve aklındaki sorularla cebelleşen Jun Suh vardı..

“Bunlar gerçekten sevgiliymiş Jun Suh biliyor musun?” dedi yaşlı kadın heyecanlı bir ses tonuyla, bir gözü TV’de diğeri elindeki oyuncaktaydı. “Maşallah çok da yakışıyorlar, çocuk da boylu puslu tüh tüh maşallah, boşuna Şehir Avcısı olmamış ama değil mi? ( 🙂 ) “

Kafası bambaşka yerlerde hayallere dalıp giden Jun Suh kadının sesiyle sıçrayarak kendine geldi, bu arada eline de iğne batırmıştı:

“Aaah!” diye bir çığlık kopardı acıyla.

“Oğlumm!” diye bağırdı kadın da hemen ardından. “Beceremiyorsan bırak şu oyuncakları.. Hem işin gücün yok mu senin, hani sözleşmeli ciddi bir işe girmiştin, sabahtan beri evde pinekliyorsun..”

“Serbest bir iş benimki babaanne” dedi Jun Suh büyük bir rahatlıkla. “İhtiyaç oldukça çağıracaklar beni..”

Kadın sesini alçalttı birden:

“Oğlumm, kötü işlere bulaşmadın değil mi? Alış veriş falan diyordun yoksa..”

“Andeee!” diye bağırdı Jun Suh. “Ne diyorsun babaanne ya saçmalama ne olur..”

“Aaah ah” diye iç çekti kadın. “Bak Jung Woo ne güzel şoförlük işi bulmuş, seni de tavsiye etseydi keşke, rahat temiz iş, bir de annesi dedi ki…”

Yaşlı kadın uzun zaman sonra evde konuşacağı birini bulduğu için içini döküyordu bir güzel. Ama Jun Suh hiç havasında değildi maalesef ve sabahtan beri telefonunun ekranına bakmadan bıkıp usanmıştı. Byeol “Arayacağım” demişti ama aramıyordu bir türlü.. Hala derste olmalıydı, acaba bugün ne diyecekti? Zaten bugün de bir şey olmazsa Jun Suh ciddi ciddi iş aramaya başlayacaktı, bu böyle gitmezdi..

***

“Bugünlük bu kadar yeter” dedi Min Hyung. “Haftaya Sanayi Devrimi ve feminizm” üzerine bir araştırma yapmış ol dersimize kadar. Ve de dediğim gibi proje konumuzu Dickens’ın Hard Times’ı üzerinden yürüteceğiz, kitabı irdelemeye başlasan iyi olur.. Ders yine bu saatte burada olacak..”

Konuşurken yüzünde hiç bir mimik yoktu, Byeol nasıl davranması gerektiğini bilemiyordu onun yanında..

“Tamam, görüşmek üzere..” diyebildi sadece. İlk dersten hiç de iyi bir izlenim bırakamamıştı çocuğun üzerinde. Sanayi Devrimi’nin nedenleri bile uçuvermişti aklından nedense, bu saçma heyecanının sebebini anlayamıyordu kendisi de.. Min Hyung tam odadan çıkacakken:

“Özür dilerim” dedi Byeol kendinden emin bir sesle. “Benn.. buraya dönem ortasında geldim ve çok fazla ders alıyorum ayrıca ilk sınavları da kaçırdım. Kafam öylesine karışık ki hiç bir şeyin ucundan tutamıyorum. Yoksa dersinize böyle gelmezdim. Çok özür dilerim..”

Min Hyung şaşırdı birden, onu derse hazırlıksız gelen rahat bir öğrenci olarak düşünmüştü biraz önce, galiba gerçekten sorunları vardı..

“Önemli değil..” dedi. “Umarım sorunlarını çözersin. Kaçırdığın sınavlar için de bir an önce öğrenci işlerine dilekçe vermeyi unutma..”

Gülümsedi Byeol, Min Hyung onu anlamıştı.. Odadan birlikte çıktılar.

“Sen 17. Yüzyıl İngiliz Edebiyatı alıyor musun?” diye sordu Min Hyung.

“Hayır” dedi Byeol gülümseyerek. “Hayret onu vermediler, bir yanlışlık olmuştur belki gidip sorsam mı ne?”

“Yarın görüşürüz o zaman” dedi Min Hyung, tam arkasını dönüp gidecekken kızın panoya bir kağıt astığını gördü, merak edip kağıdı okumaya çalıştı sonra:

“Ev arkadaşı aranıyor. Numaram: …”

“Gerçekten evi yokmuş” dedi sonra içinden. Byeol çocuğun hala yanında olduğunu görünce şaşırdı zorla gülümsemeye çalıştı sonra:

“Ehe ehe.. Umarım iyi bir ev arkadaşı bulabilirim.. Gerçi evimi kimseyle paylaşmak istemiyordum ama..”

Gülümseyerek başını salladı Min Hyung, sonra cevap vermeden oradan uzaklaştı. Byeol “Rezil mi oldum ya uff kahretsin” şeklinde ergen günlerinden kalma yakınmalarla bahçeye çıktı. Her hafta bu stresi çekebilir miydi bilmiyordu..

“Keşke bin yaşında bir profesör olsaydı danışmanım, bu çocuğun dersine çalışılır ki, ne yapacağım ben yaa!” diye söylene söylene bulduğu boş bir yere çöküverdi. Hava çok güzeldi ve kampüs ağzına kadar öğrencilerle doluydu. Herkes halinden çok memnundu belli ki, her yerden bir kahkaha sesi geliyordu..

Heartstrings-I Don’t Know Instrumental

“Bir yalnız ben miyim ki..” diye iç geçirdi Byeol. Sonra tanıdık bir ses geldi kulağına. Evet evet Ha Neul’ın sesiydi bu. Yavaşça sağ tarafına döndüğünde Ha Neul’ın birkaç kişiyle daha birlikte hemen yanında oturduğunu gördü. Oldukça gürültülü bir gruplardı hem de, sesleri rahatça duyulabiliyordu Byeol’ün olduğu yerden..

“Şöyle birkaç gün bir yerlere kaçsak ya” dedi gruptaki erkeklerden biri. “Hem senin için de bir değişiklik olur Ha Neul, çok neşesizsin bugünlerde.. Kaymaya gidebiliriz mesela..”

Çocuk Ha Neul’ın ağzının içine düşecekti neredeyse. Byeol kardeşini incelemeye başladı birden. Krem rengi saten dökümlü bir gömlek ve belden başlayan lacivert bir şort giymişti Ha Neul. Saçları ise her zamanki gibi kuaförden çıkmış kadar bakımlıydı. Kendisinden birkaç yaş küçük olmasına rağmen kesinlikle daha alımlı ve kadınsı görünüyordu. Byeol kendi üzerine baktı sonra. Beyaz tişörtü, bol kotu ve tepesinde topladığı saçlarıyla şıklıkta kardeşinin yanına bile yaklaşamazdı, bu belliydi.

“Hayır” dedi Ha Neul sessizce. “Canım hiçbir şey yapmak istemiyor.”

Çocuk pes etmiyordu ama:

“O zaman bu akşam Tae Joon hyung’un yerine gidelim, ne zamandır uğramıyoruz..”

“Babamla yemek yiyeceğiz bu akşam olmaz..”

“Ya yarın?” dedi çocuk çekinmeden. Gerçekten yüzsüzdü..

“Tamam” dedi Ha Neul iç çekerek. “Yarın akşam gideriz o zaman..”

“Hıh” dedi Byeol içinden. “Hemen pes etti, ben olsam avucunu yalatırdım o sırnaşık velede.. Yalnız çok mutsuz görünüyor bu kız neden ki? Günlüğünde Min Hyung ile çok samimi olduklarını anlatıp duruyordu, bugün selamlaşmadılar bile.. Bu çocuk kızı reddetti muhtemelen.. O yüzden mi intihar etti acaba uff bunu öğrenmezsem çıldıracağım!”

Byeol deli gibi kendi kendine konuşa konuşa sağına döndüğünde Ha Neul’ın ona baktığını fark etti, hemen arkasını döndü.

“Şu kız..” dedi Ha Neul fısıldayarak. “Bizim bölümde mi? Hiç görmemiştim onu bugüne kadar..”

“Yeni geldi” dedi kızlardan biri.”Yatay geçişle gelmiş sanırım. Projesinde Min Hyung songseng ile çalışacaklarmış biliyor musunuz?”

Ha Neul acıyla buruşturdu yüzünü, kalbi ağrıyordu.. O ikisinin kahkahalarını hatırladıkça Min Hyung’un ona verdiği o soğuk cevabı hatırlıyor ve kalbi daha da çok ağrıyordu..

“Ben gidiyorum” dedi ayağa kalkıp.

“Min Hyung songseng’in dersine girmeyecek misin?” diye sordu kızlardan biri, belli ki çok şaşırmıştı.

“Hayır” dedi Ha Neul. “Görüşmek üzere..”

Ha Neul gider gitmez rahatladı Byeol, kızın o soğuk bakışları onu feci halde rahatsız etmişti.

“Ee ne duruyorum?” dedi sonra kendi kendine. “Ben de gidip işime bakayım..”

Bahçeden çıkarken Ha Neul’ın taksiye bindiğini gördü, gülümseyerek otobüs durağına doğru yol aldı sonra..

***

CN Blue- Don’t Say Goodbye

Tae Woo kocaman bir gülümsemeyle karşılamıştı Byeol’ü, halbuki O böyle sıcak bir karşılamayı hiç ama hiç beklemiyordu..

“Buyurun” dedi kibarca. “Ders programım..”

“Tamam” dedi Tae Woo elindeki kağıdı incelerken. “Bugün geç oldu artık yarın başlarsın o zaman..”

“Tamam” dedi Byeol gülümseyerek. “Ben gidip dinleneyim çok yoruldum, iyi günler..”

Kızın kapıdan çıkmasıyla arkasını dönen Tae Woo Ha Neul’ı buldu karşısında.. Kızın yüzü allak bullaktı :

“O kız kimdi baba?” diye sordu sessizce.

“Yeni elemanımız” dedi adam kızın kolundan tutup. Ha Neul o kocaman gözlüklerine rağmen tanımıştı Byeol’ü..

“Ama.. O öğrenci.. Neden işe aldın ki?”

“Demek tanışıyorsunuz” dedi adam gülümseyerek. “Doğru ya o da senin okulunda edebiyat okuduğunu söylemişti.. Neyse, paraya çok ihtiyacı varmış, dayanamadım aldım ben de işe, part time çalışacak.. Bu arada sen iyi misin Ha Neul yüzün kireç gibi olmuş.. Hadi eve gidelim kızım güzel bir çay yapayım ben sana olur mu?”

Adamın kolunda kapıya doğru çekilen Ha Neul “Nasıl yani?” diye soruyordu kendi kendine. “Kim bu kız böyle?”

***

“Olmuyor babaannee!” diye bağırdı Jun Suh banyodan dışarı doğru. “İyice kötü olacak bu musluk bak demedi deme sonra!”

“Tüh senin gibi erkeğe!” diye bağırdı kadın banyoya doğru yürürken. “İşe gittiğin yok bari tamirat işlerinden falan anlasan..”

Jun Suh derin bir of çekti içinden:

“Babaanne gideceğim dedim ya sana, çağırmadılar ki daha.. Hem daha kahvaltı etmeden banyoya soktun beni, afyonum bile patlamadı ki benim!!”

Birden telefonunun sesini duydu sonra. Eline aldığında ekranda Byeol yazısını gördü, elinden olmadan sırıtıverdi..

“Ben köprüdeyim, hemen gelmelisin, acelem var çünkü..”

“Çağırdılar işte!” diye bağırdı Jun Suh. “Ben gidiyorum babaanne, görüşürüz..”

“Daha kahvaltı…” derken lafı yarıda kaldı kadının, Jun Suh uçmuştu bile..

***

Kan ter içinde uyandı Min Hyung. Nefes nefeseydi adeta, hemen bir bardak su içti. Neden bu kadar etkilenmişti ki, altı üstü bir rüyaydı işte.. Rüyasında uzun siyah saçlı, siyah elbiseli, kapkara gözleri olan bir kız vardı. Melek gibi gülümsüyordu ona.. Min Hyung ona sarılmak istiyordu ama sarılamıyordu bir türlü.. Elini uzattı, kız hiçbir tepki vermedi.. Sonra Min Hyung kolunu havaya kaldırıp gökyüzünden bir yıldız tuttu ve kıza uzattı bu yıldızı. Kız tam elini uzatmış yıldızı alacakken birden ayağı takıldı ve arkasındaki boşluğa yuvarlanıverdi.. O anda uyandı işte Min Hyung..

“Byeol.. (Yıldız)” dedi sayıklar gibi.. O siyah saçlı kız yoksa?.. Bilinçaltım ne oyunlar oynuyor bana böyle..”

Telefonunu çalmaya başladı birden.

“Alo.. Nasılsın annecim? .. Ben de iyiyim .. Evet yeni uyandım, birazdan hazırlanıp çıkacağım.. Şeyy anne hani bizim şu alt kattaki ev var ya.. Sen oraya.. yani.. bekar birini.. kiracı olarak.. alır mısın?”

***

SS501-Song Calling For You

Kızın yanına vardığında nefes nefeseydi Jun Suh, Byeol ise yüzünde kocaman bir gülümsemeyle önündeki poşetin içindeki kimbapları bir bir ağzına atıyordu, kızın nefes alamadığını düşündü Jun Suh bir an..

“Otursana..” demeye çalıştı ağzı dolu kız, kendisi de bağdaş kurup oturmuştu olduğu yere.. Jun Suh kızın acelesi olduğunu sanıp fırlamıştı evden oysa ki.. Rahatlığına bakılırsa Byeol yine oyun oynuyordu kendisiyle.. Suratını olabildiğince asıp oturdu kızın yanına. Byeol ise oturduğu yerden baştan aşağı süzüyordu çocuğu, altında bordo renkli, ayaklarına dolanan bosbol bir eşofman, üzerinde ise siyah atletinin üzerine geçirdiği siyah bir sweatshirt vardı, sweatshirt’ün tek kolu omzundan düşmüş, belli ki aceleden fermuarı bile çekilmemişti. Byeol onun bu şapşal haline gülmeden edemedi, ama çocuk karşısında hiç de eğleniyor gibi değildi..

“Yesene!” dedi Byeol çocuğa yaklaşıp. “Kaldığım pansiyonun önündeki bir ajummadan aldım gelirken, onun üstüne tanımam kimbap konusunda..”

Jun Suh dudağını büktü, sonra poşetin içinden bir tane kimbap alıp ağzına attı.

“Ee?” dedi lokmasını çiğnerken. “Neden çağırdın beni sabahın köründe?”

Gülümsedi Byeol:

“Gerginsin bugün, kahvaltı etmedin tabi ondandır..”

“Sayende..” dedi Jun Suh sessizce. Byeol hala gülümsüyordu çocuğa. Jun Suh kafasını kaldırdığında onun gülen yüzünü gördü ve gevşedi birden. Gülünce melek gibi olan insanlardandı Byeol, sinirli hallerinden eser kalmıyordu yüzünde böyle zamanlarda..

“Tamam tamam” dedi kız ciddileşip. “Gerçekten acelem var, önce derse sonra kafeye gideceğim, ama sana bir haberim var ve detayları telefonda vermek istemedim..”

Çiğnediği kimbap boğazına takıldı Jun Suh’nun birden:

“Öhü öhö! Haber mi? Ne haberi?”

“Dur dur sakin ol” dedi kız çocuğun sırtına vururken. “Kalp hırsızlığı görevin resmen başlıyor, müstakbel sevgilinle tanışıyorsun bu akşam!”

Jun Suh kalakaldı olduğu yerde, bu saçma oyunun gerçek olacağına dair en ufak bir fikre sahip değildi. Nasıl yani? Bu akşam bayan Ha Neul’ı mı tavlayacaktı şimdi?

“Bu akşam gece kulübüne gidecek Ha Neul, tabi sen de..”

“Nasıl yani!” diye çığlık attı Jun Suh. “Ne yapacağım ben barda kızla? Hem arkadaşları vardır yanında, ben gidip konuşamam hayır!”

“Sakin ol” dedi Byeol en yumuşak ses tonuyla. “Ben de geleceğim seninle. Birlikte başladık bu oyuna birlikte devam edeceğiz.. Henüz ne yapacağını düşünmedim, kızla tanışmanın onu etkilemenin bir yolunu düşün sen de akşama kadar, korkma, yardım edeceğim sana, hem..”

Kız cümlesini bitirmeden telefonu çalmaya başladı, boş gözlerle telefonun ekranına baktı Byeol:

“Kim ki bu şimdi?”

Fazla düşünmeden açtı telefonu sonra, birkaç saniye sonra yüzünün allak bullak oluşundan Jun Suh telefondakinin kim olduğunu iyiden iyiye merak etmişti..

“Alo! … “Aaa merhaba (Sesi birden yumuşamış, konuşması nazikleşmişti) teşekkürler siz nasılsınız? … Yok çoktan uyanmıştım rica ederim … Aa! Gerçekten mi? Öğrenci olduğumu biliyor mu peki? Tamam … Tamam … Gelirim tabi çok çok teşekkürler! İyi günler!”

Ok gibi fırladı olduğu yerden Byeol, yüzünde o güne kadar görülmemiş kocaman bir gülümseme vardı, merak etse de ağzını açamadı Jun Suh, kızın konuşmasını bekledi:

“Ben gidiyorum!” dedi Byeol. “Akşam görüşürüz!”

Kızın yine bir anda fırlayıp gideceğini anlayan Jun Suh hızla kalkıp:

“Nereye?” deyiverdi. “Yani önemli bir şey mi diye sordum?”

“Evet” dedi kız. “Proje danışmanım bir ev görmüş hem de öğrenciye veriyorlarmış! Ev aradığımı bildiği için de haber verdi bana, gidiyorum şimdi!”

Kız koşarak uzaklaştı sonra. Jun Suh her zamanki gibi kalakalmıştı olduğu yerde, bu bir köprü klasiğiydi artık, herkes onu burada tek başına bırakıp ardına bakmadan yol alıyordu, özellikle de bu tuhaf kız..

“Telefonunu da vermiş adama..” dedi Jun Suh kendi kendine.. “Bu danışman o danışmandır herhalde.. Neyse.. Nasıl güvendi hemen iki gündür tanıdığı adama.. Amaan..”

Böyle söylene söylene yürümeye başladı sonra. Akşamki görevini unutmuştu bile, onu böyle gören biri gerçekten delirdiğini düşünebilirdi:

“… Hem.. Neyse.. Ama..”

Koşar adımlarla yoluna devam eden Byeol’ünse aynı sorular geçiyordu kafasından:

“Numaramı panodan aldı herhalde.. Demek panoya baktı benim için..”

***

You Are Beautiful-Song For A Fool Instrumental

Byeol bir heyecanla merdivenlerden çıkıp bölüm odasına doğru koşmaya başladı. Tam kapıyı çalacakken eli kolu kitaplarla dolu Min Hyung odadan çıkıverdi, kızı görünce şaşırdı birden:

“Hemen gelmişsin..” dedi..

Byeol ise nefes nefeseydi:

“Ben.. Yani.. yakınlardaydım.. Ondan..”

“Tamam” dedi Min Hyung gülümseyerek. “Ben derse giriyorum, iki saat sonra uygunsan evi gösterebilirim sana..”

“Tabi.. Uygunum..” dedi kız kesik kesik.. Başını sallayan Min Hyung hızla uzaklaştı kızın yanından. Yanlış bir şey söylemekten korkuyordu, gördüğü rüyanın etkisindeydi hala çünkü.. Sanki ona elini uzatsa uçuruma yuvarlayacakmış gibi saçma sapan şeyler geçiyordu aklından..

Byeol iki saat boyunca sırasına kapanıp uyudu derste, aklını hiçbir şeye veremiyordu. Şu birkaç gün içinde bir ev bulamazsa ne yapacağını kendisi de bilmiyordu, sabahki telefonla biraz olsun umutlanmıştı. Ders biter bitmez bölüm odasına koştu yine, ama koştuğu belli olmasın istiyordu bir yandan da, gerçi bu çocuğun yanında ne istediğini kendisi de bilmiyordu ya..

Min Hyung çıktı odadan, eli kolu boştu bu sefer.

“Gidelim..” dedi yavaşça. Byeol evle ilgili yüzlerce soru sormak istese de kendisini tuttu.

Okulun kapısından çıktıktan arkasına bakmadan yürümeye başlamıştı yine Byeol, Min Hyung bağırmaya başladı arkasından:

“Lee Byeol-ssi! Nereye gidiyorsun?”

Byeol arkasını döndüğünde çocuğun beyaz bir Audi’nin kapısını açtığını gördü, muhtemelen Audi A5’ti.. Byeol yutkunarak girdi Min Hyung’un açtığı kapıdan.. Onun gibi genç bir araştırma görevlisinin böyle bir arabaya sahip olabileceğini düşünememişti, yine de hiç şaşırmamış gibi davranmaya çalıştı, çocuğun görgüsüz olduğunu düşünmesini istemiyordu.. Ama araba gerçekten bir harikaydı..

Arabadan indiklerinde bütün heyecanı kayboldu Byeol’ün.. Min Hyung’un onu getirdiği yer son derece lüks bir siteydi, ön taraftan bir kısmı görünen havuza baktı Byeol, bu çocuk ne sanıyordu kendisini, hallyu star falan mı?

Asansöre binip 12. kata çıktılar, Min Hyung elindeki anahtarla evin kapısını açtı.

“Ev sahibi yok mu?” diye sordu Byeol. “Anahtarı size mi bıraktı?”

Min Hyung “Ne desem?” diye düşünürken:

“Evet” dedi. “Bana bıraktı..”

İçeri girdiklerinde her ne kadar ne ile karşılaşağınıı bilse de şaşırmadan edemedi Byeol, ev bir harikaydı.. 2+1, kombili, manzaralı, mis gibi bir evdi işte.. İlk andan itibaren umudunu kesen kız nezaketen de olsa evi gezmeye başladı, hiç böylesine lüks bir evde oturmamıştı bugüne kadar..

“Beğendin mi?” diye sordu Min Hyung. O böyle gülerken nasıl “hayır” diyebilirdi ki Byeol..

“Evet.. Beğendim..” dedi. “Fakat.. Ben bu evi tutamam.. Çünkü bu ev benim için fazla lüks.. Burayı tutacak kadar geniş bir bütçem yok maalesef.. Sizi yorduğum için çok özür dilerim..”

Min Hyung tam “Ama..” diyecekken Byeol onun sözünü kesti:

“Yine de düşünüp bana telefon ettiğiniz için çok teşekkür ederim..”

Min Hyung yine “İstersen..” demeye çalışırken:

“Ben bu evin değil kirasını kışlık kombi masrafını bile karşılayamam..” dedi Byeol, dudaklarını bükmüştü bunları söylerken..

Sustu Min Hyung da.. “Bu ev benim, kirayı dert etme, bir süre kira ödemesen de olur..” gibilerinden bir şeyler söylemek istese de kızın kararlı ifadesini görünce susmayı tercih etti.

Byeol fazla beklemeden kapıya yöneldi:

“Ben gidiyorum, tekrar teşekkürler..”

“Okula mı gidiyorsun? Bırakabilirim seni..” dedi Min Hyung kapıyı kilitlerken.

“Hayır..” dedi Byeol. “Bir kafede işe başladım, belki biliyorsunuzdur, Haneul Kafe..”

“Biliyorum” dedi Min Hyung gülümseyerek. “Çok yakın bir aile dostumuzun kafesidir orası.. Çok sevindim..”

Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu:

“Kız part time iş arıyor, ben onu residance’a kiracı olmaya çağırıyorum! Hay Allah!”

Byeol tekrar vedalaşıp koşar adımlarla uzaklaştı oradan, utanmıştı, nereden bilebilirdi ki ama, bilemezdi böyle olacağını elbette..

***

Model-Olmaz

Hava kararmıştı, gözü telefonunda bekliyordu Jun Suh. Sabahtan beri ne giyeceğine bile zar zor karar verebilmişti.. “Hiç olmazsa eğlenir gelirim ne olacak ki..” diyerek kendini avutmaya çalışıyordu. Birden babaannesinin dışarıdan gelen sesini duydu:

“Jun Suh-yaa! Dışarı gel!”

Kapıya çıkan Jun Suh babaannesiyle ev sahibini gördü, doğru ya, kiranın yarısını bugün ödeyeceğini söylemişti adama. Söylene söylene gidip cüzdanından para çıkardı ve ev sahibine uzattı:

“Hala çatıyı tamir ettirmedin yalnız!” dedi ciddi bir ses tonuyla.. “Kış geliyor, geçen sene yaşadıklarımızı unutmadık daha..”

“Tamam” dedi adam sessizce. Tam o anda okuldan dönmüş olan Jung Suh yanlarından geçerken konuşulanları duyup:

“Evet” dedi. “Eşyalarımın yine ıslanmasına katlanamam bu sefer..”

Adam yine başını salladı sadece. Tam söylene söylene dış kapıdan çıkacakken arkasından bağırdı babaanne:

“Yaa! Şu alt kattaki evinin da bir penceresinin camı kırık, içeri kediler giriyor, yaptırıver bir zahmet, kediyle köpekle uğraştırma beni!”

Bezgin bir suratla döndü arkasını adam:

“Tamam yaptırırım..”

Arkasını dönüp harabe eve bakan Jun Suh gülümseyerek adama döndü:

“Bu evi kiralamayı düşünmüyor musun?”

Adam gülmeye başladı:

“Bu harabeyi tutacak birini bulursan bana da haber ver, komisyon bile veririm sana ahaha!”

“Öğrenciye verir misin peki?”

“Uzaylıya bile veririm ahaha! Gerçi çok da önemli değil, birkaç seneye müteahhite vereceğim bu burayı zaten, böyle müstakil evlerin yerine kocaman apartman yapıyorlar artık, uğraşamıyorum bu iki evin tadilatıyla falan!”

Jun Suh tuhaf tuhaf gülmeye başladı, tam adama dönmüş konuşacakken telefonunun titrediğini hissetti, Byeol’dü yine:

“Bir saate Haneul Kafe’nin önünde ol! Düzgün bir şeyler giymeyi unutma!”

Sinirli bir bakış attı telefonuna Jun Suh:

“İyi ki söyledin, hıh!”

***

Kırık boy aynasında bir kez daha baktı kendine Byeol, evet belki bu gecenin yıldızı o değildi ama uzun zaman sonra kıyafet seçmek makyaj yapmak ona kendisini çok iyi hissettirmişti. Askılı, belden aşağısı bol, dizinde biten siyah elbisesini çekiştirip duruyordu olduğu yerde:

“Ütülemediğim çok belli olmaz umarım..”

Bir yandan da ilk iş gününü düşünüyordu, Tae Woo gelmemişti bugün işe, çalışanlar “Bayan Ha Neul hastaydı, patron gelmez bugün..” diye konuşuyorlardı aralarında. “Kız randevusunu iptal etmez umarım..” diye söylendi tüm gün Byeol, hıncını, üzüntüsünü ancak böyle maskeleyebiliyordu.. Neyse en azından çalıştığı yer güzeldi, sıcak bir ortamı vardı falan işte.. Gerisini düşünmek istemiyordu şimdilik..

Ft Island-You Are Love

Kafenin önüne vardığında Jun Suh’nun henüz gelmemiş olduğunu gördü, “Çok mu abarttım, saçlarımı toplasa mıydım?” diye kendi kendine söylenirken Jun Suh’yu gördü uzaktan. Yırtık bir kot, üzerine beyaz tişört ve siyah bir yelek giymişti, şekillendirdiği saçlarıyla gerçekten iyi görünüyordu bu akşam..

Asıl şaşkınlığı yaşayan ise Jun Suh’ydu aslında.. Bugüne kadar hep asık yüzlü, anlaşılmaz, tuhaf kız olarak tanıdığı Byeol bu karşısındaki kız mıydı? Elbisesi, makyajı, saçları hepsi çok güzel görünüyordu..

“Senn.. Çok güzel olmuşsun..” dedi sessizce..

Byeol utanmıştı, gözleri yerde:

“Teşekkürler..” dedi. İlk defa hanım hanımcık bir ses tonuyla konuşuyordu Jun Suh ile.. “Sen de çok hoş görünüyorsun..”

İkili birkaç saniye konuşmadı, sessizliği bozan Byeol oldu:

“Ha Neul’ın gideceği barın adresini aldım, hemen bir otobüse atlamalıyız.. Sana söyleyeceklerim var zaten, bak Ha Neul’ın sevdiği yemekler, renkler, şarkılar hepsini anlatacağım sana…”

Byeol nefes almadan konuşmaya devam ediyordu, Jun Suh ise kızın daha ilk geceden dikkatini çeken yıldız gözlerine bakıyordu, ne kadar da annesine benzemişti bu saçlarıyla, ya da annesini çok özlediği için O böyle olduğunu düşünmek istiyordu..

Bara vardıklarında ikisinin de gözleri Ha Neul’ı aradı, yoktu ama. “Hasta olduğu için gelmedi mi acaba?” diye söylendi Byeol. Jun Suh ise bu fikri çok sevmişti:

“Hemen dönmeyiz değil mi? Hem benim de sana söyleyeceklerim var şu ev…”

“Geldi işte!” diye bağırdı Byeol Jun Suh’nun sözünü kesip. Kapıya dönen çocuk kızlı erkekli bir grubun içeri girdiğini gördü, Ha Neul da içlerindeydi, gülüyordu, hasta gibi görünmüyordu o anda..

Byeol Jun Suh’yu kolundan çekip içeri giren gruba yaklaşmaya başladı:

“Beni tanımıyormuş gibi yap, kulağın da onlarda olsun tamam mı?”

Byeol polisiye film repliklerini aratmayan bu söz karşısında gülmekten alamadı kendini. Gerçekten grubun yanındalardı, konuşmaları duyuluyordu hatta. Ha Neul susuyor genelde arkadaşları konuşuyordu, kıza dikkatlice bakan Jun Suh gözlerindeki hüznü gördü bir an, dokunsalar ağlayacak gibiydi aslında ve etrafındakiler onun acı çektiğinin hiç ama hiç farkında değillerdi..

“Ben ne yapıyorum?” dedi birden içinden. “Nasıl bir oyunun içindeyim böyle?”

Kafasını kaldırdığında gruba doğru birinin yaklaştığını gördü Jun Suh. Çocuğu görenler gülüp el sallamaya başladılar:

“Oo Tae Joon hyung, nasılsın görmeyeli?”

Tae Joon

“İyiyim çocuklar hoş geldiniz ne zamandır göremiyordum hiçbirinizi..”

“Sınavlar yeni bitti daha, rahat bir nefes aldık sonunda..”

Birden hafif bir müzik doldurdu mekanı. Gitar ve piyano sesi herkesi susturmuştu bir anda, herkes pür dikkat çalan parçayı dinlemeye başladı.

Gitar ve Piyano Düeti

“Min Woo yok mu? Kim şarkı söyleyecek bu gece?” diye sordu gruptan biri..

“Dün çıktı işten” dedi Tae Joon. “Birkaç gün böyle olacak maalesef..”

“Bense güzel bir ayrılık şarkısı dinlemeye gelmiştim oysa ki..” dedi Ha Neul üzgün bir sesle, hiç iyi değildi belli ki.. Aksi gibi hep hüzünlü parçalar seçilmişti bu gece, piyanonun tuşuna her basıldığında kalbinin sıkıştığını hissediyordu genç kız..

Yarım saatin ardından müzik kesildi..

“10 dakika ara” dedi gitarist. Daha sonra gitarını bırakıp Tae Joon ve grubun olduğu yere geldi, sohbetlerine o da katıldı..  Çocuk neşeli neşeli konuşurken sözünü kesti Ha Neul:

“Şöyle güzel bir ayrılık şarkısı söylesene bu akşam..”

Acı acı gülümsedi sonra:

“Sanki senindi, sanki ayrıldın ondan.. Aptal..” diye söylendi kendi kendine..

“Bilmiyorum ki..” dedi genç çocuk.. “Sesimin çok da iyi olduğu söylenemez..”

Gülümsemeye çalıştı Ha Neul, eve gitmeliydi belki de..

10 dakika sonra gruptan ayrılıp tekrar sahneye çıktı gitarist, içeriden piyanistin de gelmesiyle çalmaya hazır hale geldiler. O anda kolunun çekiştirildiğini hissetti Jun Suh, sağına döndüğünde Byeol’ün kendisine kaş göz yaptığını gördü, ne demek istiyordu bu kız?

“Hadi hadi..” diyerek sahneyi işaret ediyordu Byeol.

“Nasıl?” diye bağırdı Jun Suh dehşet dolu gözlerle.. İki koluyla birden sahneye doğru itti Jun Suh’yu Byeol. Cesaretini topladı Jun Suh, daha önce defalarca sahnede şarkı söylemişti, onun işiydi bu, böyle düşünmeliydi şimdi de.. Yavaşça piyanistin yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldadı. Kimse onun farkında değildi o ana kadar.. Ta ki..

Ft Island- Bad Woman

(Jun Suh’nun performansı – sesi açınız :))

Jun Suh’nun güçlü sesiyle doldu birden mekan, herkes sahneye dönmüş, büyülenmiş gibi bakıyordu şarkı söyleyen çocuğa.. Piyano ve Jun Suh’nun sesiydi tek ilgilendikleri, çocuğun çıplak sesi duvarlara çarpa çarpa yayılıyordu dört bir yana, kulaklardan kalbe iniyordu, kimini yaralıyor, kimini şaşırtıyordu sadece..

Jun Suh’nun sesini ulaştırabildiği kalplerden biri de Byeol’ünküydü elbette, nefes almadan bakıyordu sahneye, ağlamamalıydı, ağlayamazdı bu gece, ama bu ses, dört duvar arasına sıkışan bu ses.. Jun Suh yine bambaşka biri olmuştu işte, çocuğun kapadığı gözlerine baktı, dişlerini sıktığını fark etti.. Söylediği şarkıya tüm benliğini veriyordu bu çocuk, yaşıyordu tüm o sözlerdeki acıyı adeta..

Ha Neul ise çoktan bambaşka diyarlara gitmişti bile.. Annesinin yüzü gözünün önüne geldi birden, sonra babasının saçını okşayan elleri ve en sonunda da Min Hyung’un o soğuk yüzü..

“Ben seni sevmiyorum Ha Neul.. İkimizi asla bir arada düşünmedim.. Ben seni sevmiyorum..”

Şarkının sözleri bunları hatırlatıyordu ona, bunları yaşatıyordu tekrar tekrar:

Belli ki senin değilim artık

Belli ki sevgili değiliz biz..

Ya “Ayrılalım şimdi,

Bitsin, sona ersin” dersen

İşte o zaman ne yaparım ben?

Beni hiç tanımamışsın gibi

Hiçbir şey hatırlamıyormuşsun gibi

Her şeyi unutursan

Ne yaparım bundan sonra? Tek sevdiğim sensin benim..

Elinde mikrofonla sahneden indi Jun Suh, şarkı söylemeye devam ediyordu bir yandan da.. Yavaş yavaş Ha Neul’un önüne geldi, kafasını kaldırıp gülümsedi kıza..  Çocuğu izleyen Ha Neul gözyaşları içinde gülümsemeye çalıştı, Jun Suh şarkı söylüyor Ha Neul ona gülümsüyordu şimdi..

Hemen yanlarında olanları izleyen Byeol’ün istediği olmuştu, planı ancak bu kadar tutabilirdi, ama bir şey vardı, bir yumru vardı sanki göğsünde, ne olduğunu kendisi de anlamıyordu.. Jun Suh’nun sesiyle rahatlaması gerekirken son derece gergindi o anda.. Derin bir nefes alıp kendini rahatlatmaya çalıştı sonra:

“Bu iş bu kadar..” dedi sessizce.. “Avuçlarımın içindesin Park Ha Neul..”

-5. Bölüm Sonu-

Genel içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 28 Yorum

4. Bölüm: Umrumda değilsin!

BOF – One More Time

Caddenin kenarında yorgun adımlarla sallana sallana yürüyen Byeol daha fazla dayanamayıp oturmak istedi olduğu yere.

“Hayır!” dedi sonra içinden, “Ne oturması, gidip hemen banyo yapıp uyumalıyım, yoksa bu kaldırımda ölebilirim, hem burası oturmak için hiç de uygun bir yer değil..”

Gerçekten de Haneul Kafe’nin tam karşısındaydı o anda. Kafeye doğru sinirli bir bakış fırlattı ve başını çevirip tüm yorgunluğuna rağmen hızla yürümeye başladı. Fakat sonra kafasını tekrar kafeye doğru çevirdi ve tiksinir bir suratla kendi kendine söylenmeye başladı:

“Hayret bir şey ya, bir de kapıya “GARSON ARANIYOR” ilanı asmışlar, yüzsüzlüğün bu kadarı! Siz önce o zavallı küçük hırsızın parasını ödeyin, soyguncu herifler!!!”

O an yürümüyor adeta koşuyordu, hatta ayaklarının sızısını bile hissetmiyordu koşarken. Oysa tüm günü böyle yürümekle geçmiş, Jun Suh ile köprüde ayrıldıkları andan itibaren sokak sokak ev aramıştı. Ama tüm uğraşları boşa çıkmıştı, okuluna yakın evler ya çok pahalı, ya da öğrenciye kiralanamayacak kadar değerliydi.. Hele tek başına yaşayacağını öğrenen tüm ev sahipleri ve emlakçılar ona adeta bir uzaylı gibi bakmışlar, ev yerine bol bol nasihat vermekle yetinmişlerdi.. Askıntı olanlar, tuhaf tekliflerde bulunanlar da cabasıydı! Üstüne üstük Byeol’ün çok fazla parası da yoktu, Jun Suh ile yaptıkları sözleşmeye göre çocuğa her hafta 200.000 won verecekti ve hesabındaki para pansiyonda kaldığı her gün eriyip bitiyordu.. Kafasında böyle bir ton sorunla yürürken etrafındaki insanlara aldırmadan söylenip duruyordu:

“Küçük, bakımsız, medeniyete uzak ve yan odadaki bir başka kızla paylaşacağım bir evim olacak belli oldu.. Ooof of!”

Yine geçen akşamki o tuhaf his doldu içine, biriyle konuşma, derdini paylaşma ihtiyacıydı bu muhtemelen, ama bu şehirde öylesine yalnızdı ki.. Tek tanıdığı ev soyarken yakaladığı o muhteşem sesli küçük hırsızdı.

“Arasam mı ki?” dedi içinden. “Yok yok..” dedi sonra. “Öyle ikide bir aramak olmaz şimdi, nasılsa daha çook işim olacak onunla..”

Pansiyona yaklaşırken sadece banyonun boş olması için dua ediyordu..

***

Köprüde Byeol ile ayrıldıktan sonra ne yapacağını şaşırmıştı Jun Suh. İş aramalı mıydı? Hayır, o tuhaf kızla tuhaf bir sözleşme imzalamıştı.. Peki ne yapmalıydı? Telefonun başında çalmasını mı beklemeliydi bütün gün? Evdekilere de işten kovulduğunu söylememişti daha, bu saatte eve gitse bir sürü soru soracaktı babaannesi yok yere. Ama gidecek yeri de yoktu ki.. Çaresiz evin yolunu tuttu hiç istemese de. Birkaç gün bekleyecek, o kızdan ses çıkmazsa iş arayacaktı.. Kararlı adımlarla ve en huzurlu haliyle yürümeye devam etti, ta ki evin önüne gelene kadar..

“Jun Suuh!” diye bir çığlık geldi arkasından. Bu babaannesinin sesiydi, kadın sinir ve merak dolu gözlerle kendisine bakıyordu:

“İşten çıkmışsın! Jae Suk’un annesi söylemese hiç anlatacağın yok tabi!!”

“Aah Jae Suk” diye söylendi Jun Suh içinden. ” “İşsizsin diye evde dedikodu yapmak zorunda mısın ha??”

“Söyleyecektim babaanne..” dedi sonra en yumuşak ses tonuyla. “Fırsat olmadı bir türlü..”

“O gece yüzün allak bullak eve geldiğinde anlamalıydım zaten” diye bağırdı kadın. “Sen tabi saf babaannem uyudu diyordun değil mi? Aaah ah yine ne yaptın da kovdular seni acaba?”

“Ben kendim çıktım işten bir kere!” diye bağırdı Jun Suh. “O yalancı adamların yanında bir dakika bile çalışamazdım!”

Derin derin iç çekti yaşlı kadın.

“Aaah benim aptal oğlum, sana mı kaldı dürüstlük! Daha iki ay olmuştu işe gireli bir de..”

Babaannesinin o üzgün sesi kalbini acıttı Jun Suh’nun:

“Yeni bir iş buldum ki babaanne!” deyiverdi. Kadın kafasını kaldırdı birden, şaşkın gözlerle cevap bekliyordu şimdi torunundan. Jun Suh kekelemeye başladı:

“Yani.. Bugün yeni bir işe.. kabul edildim.. Sözleşme bile imzaladık..”

“Ne işi peki?” diye sordu kadın. “Sözleşmeli falan, ciddi bir yer herhalde..”

“Yani..” diyebildi Jun Suh. “Bir tür.. alış veriş işi..”

“Ticaret yani?”

“Sayılır..” dedi Jun Suh. Kendisi de ne saçmaladığının farkında değildi aslında. Babaannesiyle kol kola evlerine girerken kadının sorularına saçma sapan cevaplar vermeye de devam ediyordu.

“Hırsızım ben babaanne..” diyordu gözleri oysa ki.. “Bu sefer ne çalacağımı da bilmiyorum ama hırsızım yine de.. Ama sen bunu bilme, bana inanmaya devam et olur mu?..”

***

Önündeki 3 kişiyi sabırla bekledikten sonra sabahtan beri hayal ettiği duşu aldı sonunda Byeol. Rahatsız yatağına oturdu sonra, uykusu yoktu ve ne yapacağını da bilmiyordu. Akli fikri çantasındaki o kara kaplı defterdeydi. Kafasını dağıtmak için bilgisayarını açıp indirdiği Secret Garden’ı izlemeye başladı. İzlediği bölüm de en komik bölümlerden biriydi, kafası dağıldı gerçekten ama üç bölüm izledikten sonra dizinin de kendisini kesmediğini anladı, saat de gece yarısına geliyordu zaten. Yorganı başına çekip uyumaya çalıştı bu defa.. Olmadı olmadı.. Bir hışımla kalktı sonra yatağından, çantasından o kara kaplı defteri çıkardı en sonunda.. Yavaşça açtı ilk sayfasını.. Tarih 19 Eylül 2007’yi gösteriyordu.. Yazılar okunaklıydı, en konsantre olmuş haliyle tek harf atlamadan okumaya başladı Byeol. Hatta okuduğu bazı sayfaları dönüp bir daha okuyordu, yarasını kanatmaya çalışan bir yaralı gibiydi adeta, acı çekmek istiyordu bu gece..

Feridun Düzağaç – Alev Alev

Kızarmış gözlerini kaldırdığında saatin 4’e geldiğini gördü.. Defter bitmişti, Aynı yerleri defalarca okuyan Byeol en sonunda kapattı defteri. Geçen gece o evin karşısındaki soğuk kaldırımda oturduğu günkü acıyı hissetmeye başlamıştı yine, sanki bir mengene göğsünün sol tarafını delice sıkıyordu. Ağlamak istedi ağlayamadı, kalbinin buzlarının çözülebilmesi için yine o küçük hırsızın sesine ihtiyacı vardı belki de.. Onun sesinden başka hiçbir şey içindeki zehri akıtamıyordu işte..

Kendini toparlamaya çalıştı sonra, acı bir kahve yaptı kendine ve iki tane ağrı kesici içti, en azından baş ağrısından kurtulmak için.. İki şey vardı o defterin içinde, Ha Neul denen o kızın hayatındaki iki önemli şey.. Biri Min Hyung adlı bir çocuktu, Ha Neul’ın çocukluk arkadaşı ve bu yıl itibariyle hocası. Kız ona inanılmaz derecede aşıktı, onsuz bir hayatı düşünemediğini yazmıştı defterinin boş olan her köşesine. Byeol bu yazılanları anlamakta adeta zorlanıyordu. Bir insan diğer bir insanı nasıl böylesine sevebilirdi? O da birkaç çocukla çıkmıştı bugüne kadar, kendisiyle ilgilenen, dibinden ayrılmayıp iltifatlar yağdıran bu birkaç çocuk hayatının bir döneminde onu mutlu etmişti evet.. Ama o asla böylesine bağlanmamıştı kimseye..

“Acaba bu çocuk yüzünden mi canına kıymak istemişti o gün?” diye sordu kendine. “Sanırım şu kalp hırsızlığı işi yalan olacak, bu kızın gözünü aşk kör etmiş resmen.. Ama olsun, biz de gözlerini açarız belki..”

Defterin içindeki ikinci şey ise babasıydı. Kızın her yazısında, her anısında babası vardı. Aralarındaki bu bağlılığa inanamıyordu Byeol. Yıllar önce çocuğunu istemeyen bu adam şimdi kızının üstüne titriyordu. Bunları düşündükçe yine sol tarafı yanmaya başladı, elindeki defteri kapının önüne fırlatıp yatağına uzandı yavaşça. Tüm gece okuduğu satırları sessizce mırıldana mırıldana uyudu sonra..

“Sevdiği ikinci kadınım bu hayatta..” cümlesi ağzından çıkan son cümle oldu uyumadan önce..

***

F.T Island – The One

Okul bahçesinin kapısından kendinden emin adımlarla giren Ha Neul insanların kendisini hayranlık dolu bakışlarla süzdüğünü görünce gülümseye başladı. Bu kadar ev hapsi yeterdi artık, okula gelmeli, hayatına devam etmeliydi. Birkaç gündür kendisinden haber alamayan tüm arkadaşları bir bir yanına gelmeye başladı sonra, kimi elbisesine kimi ayakkabısına iltifatlar yağdırıyordu. Her ne kadar kalbi kırık olsa da kimseye bunu belli etmek istemiyordu Ha Neul, evet ilk ders Min Hyung’un olabilirdi, ama o bunu hiç takmıyordu kafasına, yani takmamaya çalışıyordu, en azından çabalıyordu..

Kardeşinin aksine en negatif haliyle girdi okulun kapısından Byeol, söyleniyordu yine. Kilometrelerce uzakta yaşasa belki de “Hayat, beni neden yoruyorsun?” şarkısını canı gönülden hissederek söyleyecek haldeydi.

“Yatay geçişliler ölsün zaten!” dedi sinirle. “Hangi insan evladı 12 ders alır bir dönemde, ben bu dersleri eski okulumda almadım sanki.. Muafiyet diye bir şey yok mu kardeşim bu okulda!!!”

Hışımla elini çantasına sokup bir kağıt parçası çıkardı:

“Hımm.. İlk dersim de ikinci sınıfların dersi ‘İngiliz Kültür Tarihi’ imiş.. Bölümde almadığım ders kaldı mı merak etmeye başladım zaten!”

Ders nerede onu bile bilmiyordu daha üstüne üstük. Aile sorunları yüzünden okula uğradığı yoktu ki.. Bölüm katına çıkıp dersin nerede olduğunu öğrenmek için panoya baktı. Bu sırada arkasındaki kızın adını söylediğini duydu birden:

“Lanet olsun yaa kim bu Lee Byeol, bizim dönemden bile değil!”

Byeol tam “Ne oluyor ya” diye bağıracakken panoda herkesin baktığı listeye yöneldi. Listenin başında “4. Sınıf Proje Konuları ve Danışmanları” yazıyordu. Byeol hemen buldu kendi ismini:

Lee Byeol – Proje Konusu: Sanayi Devrimi’nin 19. Yüzyıl İngiliz Romanına Etkileri” Proje Danışmanı: Kang Min Hyung

Byeol tüm gece yüzlerce kez okuduğu bu ismi görünce olduğu yerde çakılıverdi. Ha Neul’un sırıl sıklam aşık olduğu meşhur Min Hyung proje danışmanıydı, hem de her hocanın en az 5 öğrencisi varken o tekti!

Arkasındaki kahrolmuş kız grubuna dönüp:

“Lee Byeol benim!” dedi ve gülerek bahçeye çıkmak için aşağı kata indi, derse daha 15 dakika vardı.

“Bir projem eksikti” dedi kendi kendine. “Acaba parayla proje yazanlar var mıdır burada da? Geçen sene Yu Ri öyle yapmamış mıydı?”

Evet evet projesini birine yazdırmalıydı, zaten yapacak çok işi vardı bu sene, bir de projeyle uğraşamazdı..

Kantinden kahve alıp bahçedeki masalardan birine oturdu. Yanında oturan çocuk kıza sırtını dönmüş harıl harıl kitap okuyordu, önü de kalın kalın kitaplarla doluydu zaten. Kitaplardan birinin üstünde “Sömürgecilik ve Sonrasında İngiliz Edebiyatında Seçmeli Konular” yazdığını gördü Byeol, bu çocuk hem İngiliz Dili okuyordu hem de basbayağı inekti. En şirin yüz ifadesini takındı ve:

“Özür dilerim..” diyerek çocuğun sırtına dokundu. Derin bir uykudan uyanırcasına sıçrayarak döndü arkasını Min Hyung. Beyaz tişörtünün üzerine açık gökyüzü mavisi bir ceket giymişti, gözünde kalın siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Kısaca muhteşem görünüyordu o gün yine. Byeol’ün bir an dili tutuldu, merakla kendisine bakan bir çift gözün karşısında ne diyeceğini bilemedi, bu o çocuktu, geçen gün okulun kapısında gördüğü o popüler çocuk..

“Efendim?” dedi Min Hyung nazikçe.

“Şeyy” diyebildi sadece Byeol, yutkundu sonra.. Min Hyung hala bakıyordu kıza:

“Neyy?” dedi gülümseyerek. Çok güzel gülüyordu ama, bu haksızlıktı..

“Ben bir şey soracaktım..”dedi Byeol gülümsemeye çalışarak. “Aptal aptal sırıtmıyorumdur umarım” diyordu bir yandan içinden.. “Tez ya da proje yazıyor musun? Yani ben de İngiliz Dili okuyorum ve proje yazdırabileceğim birine ihtiyacım var.. Sen de öyle bir tip var diye..”

Cümlesini tamamlamadan pişman oldu, kaldı öylece..

“Nasıl bir tip?” diye sordu Min Hyung, hala gülümsüyordu.

“Yani.. Böyle proje yazmaktan hoşlanan bir tip..” derken utancından kıvranıyordu Byeol. Çocuk rahattı neyse ki..

“Proje yazmaktan hoşlanırım, ama sadece kendi projemi..” dedi ve arkasını döndü tekrar. Kızın kalbiyse deli gibi çarpıyordu, yavaşça döndü o da önüne. Çocuk bu kadar yakışıklı olmasaydı her şey daha kolay olabilirdi oysa ki..

Saatine bakıp kalktı sonra Byeol, ama öğrenmesi gereken bir şey vardı. Karşısında oturan kıza yöneldi ve:

“A8 kaçıncı katta biliyor musunuz?” diye sordu. Tam kız cevap verecekken ayağa kalkıp toparlanmakta olan Min Hyung:

“Ben de A8’e gidiyorum, birlikte gidelim..” dedi. İkili yan yana sınıfa doğru yürümeye başladılar. Byeol elini çantasına atıp yine o buruşuk kağıdı çıkardı ve şaşkın gözlerle:

“Kang Min Hyung!!” diye bağırıverdi kağıda bakarken. Min Hyung korkudan elindeki kitapları düşürecekti nerdeyse. Byeol kendi kendine konuşmaya devam etti etrafındakileri umursamadan:

“Bu gireceğim dersin hocası da şu meşhur Min Hyung’muş.. Tesadüfün bu kadarı yaa.. Acaba nasıl biri çok merak ediyorum!”

Birden Min Hyung’a döndü:

“Nasıl biri bu Kang Min Hyung? Ben yatay geçişle geldim de hocaları tanımıyorum..”

“İyi.. İyi biri.. ” dedi Min Hyung, gülümsemekten kendini alamıyordu. Byeol’ün aklı ise dün gece okuduğu satırlardaydı. “Acaba o da Ha Neul’dan hoşlanıyor mu?” sorusu aklını kurcalıyordu sürekli, çünkü Ha Neul günlüğünde yazanlara göre öyle olduğunu düşünüyordu..

“Peki..” dedi, “Kız öğrencilerle çok samimi midir? Yani hiç öğrenci sevgilisi var dedikodusu falan çıktı mı?”

Bunları söylerken utansa da merakını gizleyemiyordu bir türlü..

“Hayır tabiki!!!” diye bağırdı Min Hyung koridorun ortasında. Herkes dönmüş onlara bakıyordu.

“Heyy sakinnn..” diye mırıldandı Byeol, “Sordum sadece.. Tamam..”

Min Hyung kıpkırmızı olmuştu. “Acaba Ha Neul ile ilgili dedikodular mı çıktı?” fikri birden beynini kemirmeye başladı. Byeol ise bu çok yakışıklı çocuğun göründüğünden de tuhaf biri olduğunu düşünmeye başlamıştı yavaş yavaş..

İkili sınıfa girer girmez  Min Hyung kürsüye doğru yürümeye başladı, sınıftan yükselen “Günaydın Hocamm!” seslerini yanlış duyduğunu sandı önce Byeol. Hayır hayır yanlış duymuyordu, Kang Min Hyung bu çocuğun ta kendisiydi!

O an gerçekten ölmek istedi, ya da buharlaşıp o sınıftaki herhangi bir delikten dışarı çıkabilmek.. Neler demişti biraz önce çocuğa, ama böyle hoca olur muydu, böyle genç böyle..

“İlk alttan dersin hayırlı olsun genç..” dedi kendi kendine. “Ha projen var bir de, oo şahane şahane..”

Sessiz sınıfın kapısının açılmasıyla kendine geldi Byeol. İçeri giren Ha Neul’dı. Kürsüde Min Hyung, kapıda Ha Neul, tam karşılarında Byeol.. Birkaç saniye de olsa zaman durmuştu sanki..

“Özür dilerim” diyerek çocuğun yüzüne bakmadan boş sıralardan birine geçti genç kız. Min Hyung adeta elini kolunu koyacak yer bulamıyordu o anda, ne yapacağını bilememişti bir an.. Sınıfa dönüp hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek konuşmaya başladı:

“Araştırma ödevleri yapıldı değil mi?

Ha Neul’a bakmamaya özen gösteriyordu hala, ikiliyi gülen gözlerle izleyen Byeol ise birkaç dakika önceki rezilliğini unutmuş onların bu hallerinden kendine eğlence payı çıkarıyordu.. Ne de olsa küçük sırlarını sadece o biliyordu, hatta Min Hyung’un bilmediklerini bile..

Big Bang – Love Song

Ders bitti, Ha Neul arkadaşlarıyla konuşup gülüyordu kapıya doğru yönelirken, hatta kendisini zorluyordu gülmek için. Min Hyung yine ona dönmeden sınıfa seslendi:

“Lee Byeol aranızda mı?”

Byeol düşündü, ortaya çıkmalı mıydı? Maalesef çıkmalıydı, bu dersi alıyordu sonuçta.

“Benim..” dedi olabildiğince sessizce. Ardından Min Hyung eliyle yanına çağırdı kızı. Başı yerde kürsüye doğru yürümeye başladı Byeol. Kızı karşısında gören Min Hyung kaldı öylece, başını yerden kaldıran Byeol çocuğun gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark etti.

“Proje danışmanın benim..” dedi Min Hyung kendinden emin bir ses tonuyla. Yarın elindeki materyallerle birlikte saat 2’de beni bul. Proje toplantısından da devam alıyorum ona göre..”

Hiçbir şey söylemeden çıktı sınıftan sonra.

“Taktı bana” diye söyleniyordu Byeol kitaplarını toplarken. “Hem de feci halde..”

Sınıftan çıkan Min Hyung ise kahkahalarla gülüyordu şimdi rahat rahat. Bu dönem eğlenceli geçecekti belli olmuştu..

***

Ayağındaki topuklularla ağır ağır girdi müzik kulübü odasına Ha Neul. Enstümanlarla dolu odada bir erkek iki kız üç kişi vardı ve Ha Neul’ı görür görmez hepsi birden ayağa kalktı:

“Nihayet gelebildin!” diye bağırdı erkek olanı. “Kaç gündür sensiz prova yapıyoruz! Yarışmaya çok az zaman kaldığını biliyorsun!”

“Hastaydım” dedi Ha Neul, “Nasıl gelebilirdim o halde?”

“İyisin şimdi değil mi?” diye sordu kızlardan biri.

“İyiyim” dedi Ha Neul gitarını akort etmeye başlarken. “Bu arada elinize bana ait siyah kaplı bir defter geçti mi? Çok önemli benim için..”

Herkes “hayır” anlamında sallayınca dudaklarını büktü.

“Provaya başlayalım o zaman” dedi. “Zaten çok vakit kaybettik..”

Prova hem kafasını dağıtacaktı hem de kızların gereksiz sorularından kurtulmuş olacaktı böylece. Ayrıca bu yarışmayı kesinlikle kazanmalıydılar, Min Hyung’a onu ne kadar umursamadığını, onsuz da bir şeyler başarabileceğini göstermeliydi.. Bu yarışma kazanılacaktı!

***

Köprüye geldiğinde nefes nefese kalmıştı Jun Suh. Ayn yerde bekliyordu yine Byeol ve yüzünde yine aynı tuhaf ifade vardı. Jun Suh’yu görür görmez kocaman gülümseyerek el salladı:

“Koşsana, sana anlatacaklarım var!”

Hemen koşmaya başladı Jun Suh, bu kız ne derse desin itaat etmeye hazırdı ve bunun sebebini bilmiyordu kendisi de. Ve yine bu kız gülümsediğinde nasıl da bambaşka birine dönüşüyordu böyle..

“Geldim!” dedi soluğunu toplamaya çalışarak.

“Çok heyecanlıyım” dedi Byeol. “Haneul Kafe’de işe girmeye karar verdim, senin kovulduğun pozisyona hem de..” Kıkır kıkır gülüyordu bir yandan da.. Jun Suh bozulsa da çaktırmamaya çalıştı:

“Deli misin? Tae Woo denen adam çalışanlarına para vermiyor sen işe gireceğim diyorsun! Benim yaşadıklarımı bilmiyorsun sanki! O adam yüzünden neler yaptığımı da..”

“Sorun para değil” dedi Byeol. “Ben o ailenin içine girmek istiyorum sadece ve gireceğim de görürsün..”

“Bilemiyorum” dedi Jun Suh burun kıvırarak. “Bu adam hem para vermiyor hem de çok zor eleman alıyor işe. Beni bayağı süründürmüşlerdi almadan önce..”

“Beni süründüremez!” dedi Byeol kendinden emin bir tavırla. “Ben onu süründüreceğim hatta..”

“Benim yerime de süründür” dedi Jun Suh sinirli bir gülümsemeyle. “Çünkü ben vazgeçtim, artık o adamın parasını da istemiyorum. Söyle bayan Ha Neul’a bir çift ayakkabı daha alsın benim paramla!”

“Müstakbel sevgilisi adayın hakkında böyle konuşma” diyerek gülmeye başladı Byeol.  “Neyse..” dedi sonra, “Bu konuyu konuşuruz uzun uzun, ben şimdi gidiyorum. Bir iş görüşmem var da..”

“Şimdi mi?”

“Evet, ama birkaç detayı halledelim önce..”

Çantasından çıkardığı tokayla dağınık saçlarını topladı, sonra da elindeki kalın çerçeveli gözlüğü taktı gözüne.

“Biraz önce beni böyle görsen tanır mıydın?” diye sordu.

Kızı incelemeye başlayan Jun Suh:

“Hayır” dedi, hemen tanıyamazdım, çok dikkat etmek lazım..”

“Tamam” dedi kız gülümseyerek.  “O zaman gidiyorum ben, çıkınca seni ararım, muhtemelen işe alındım demek için..”

Şaşkın gözlerle baktı kıza Jun Suh. Ne yapmaya çalışıyordu böyle, neden bu ailenin içine girmek istiyordu, Tae Woo ile Ha Neul ile ne derdi vardı ve ona bu kafede çalışmayı bile böylesine istetecek sebep neydi? Her şeye rağmen onun bu gözü kara halleri hoşuna gidiyordu, çok değişik bir kızdı bu Byeol..

“Bu arada..” dedi Byeol tam gitmek üzereyken. “İlk görevini açıklıyorum genç! Bir saat sonra falan arayacağım ben seni, sen telefonu yüzüme kapatıp tekrar beni arayacaksın tamam mı?”

“Ne.. Nasıl..” demeye çalışan Jun Suh konuşamadan sustu çünkü Byeol gitmişti bile..

“Tamam..” dedi sonra gülümseyerek. “Tamam patron..”

***

Olabildiğince sakin bir biçimde kafeye adım attı Byeol. Buraya ilk girdiği günkü o iyimser hayallerinden eser yoktu şimdi. Kendisini selamlayan genç garsona:

“İş ilanı için geldim” dedi.

“Bay Tae Woo odasında, onunla görüşeceksiniz, haber vereyim..”

Beş dakika sonra Tae Woo’nun karşısındaydı. Kız içeri girdiğinden beri telefonla konuşuyordu adam. Bu esnada odayı incelemedi fırsatı buldu Byeol, buraya geldiği ilk gün heyecandan hiçbir şeye dikkat edememişti. Masanın üzeri Tae Woo, Ha Neul ve büyük ihtimalle Ha Neul’ın annesinin resimleriyle doluydu.. Bir resimde Ha Neul pasta kesiyor, diğerinde başında mezuniyet kepiyle poz veriyor, bir diğerindeyse anne ve babasıyla deniz kenarında gülücükler saçıyordu. Başını çeviren Byeol duvarda bozuk bir elyazısıyla yazılmış olan şiirleri gördü. Hepsinin çok küçük bir çocuk tarafından yazıldığı öyle belliydi ki..

Jang Geun Suk – Without Words

Babacığım

Seni kimchiden

Balık kekinden

Dondurmadan bile çok seviyorum

Ama annemi de seviyorum

Bu kadar. 

Ha Neul’dan bi tanecik babasına

17 Nisan 1997

Şiirlerin yanında resimler de asılıydı duvarda, kağıtların köşesinde gülümseyen üçgen güneş, güneşe rağmen bacası tüten üçgen çatılı bir ev ve evin önünde el ele tutuşmuş anne baba ve kızları..

Telefonu kapatan Tae Woo soğuk bir ifadeyle kıza döndü:

“Anlat bakalım kızım çok yorgunum bugün soru soracak halim dahi yok..”

Kız konuşmaya başlamadan önce elindeki ufak demeti adama uzattı:

“Önce şu papatyaları suya koyabilir miyim acaba? Solacaklar yoksa..”

“Tabi” dedi adam gülümseyerek. “Papatyalara bayılırım..” Kızın elindeki papatyaları alıp kendi elleriyle suya koydu sonra.

“Biliyorum” dedi Byeol içinden. Günlükteki o cümleleri hatırladı:

“Yarın babamın doğum günü. Hediyesini haftalar öncesinden hazırladım zaten. Yarın sabah erkenden kalkıp taptaze bir demet papatya almam lazım her sene olduğu gibi, ah be baba ne yapacağım senin bu papatya sevginle ben:)”

Adam gerçekten de sevgi dolu gözlerle bakıyordu bardağın içindeki o ufak papatya demetine. Dakika bir gol bir olmuştu kısacası, yorgun patron canlanmıştı..

Konuşmaya başladı sonra Byeol:

“İsmim Lee Byeol. Seoul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı son sınıf öğrencisiyim.”

“Öğrensisin demek ki..” dedi Tae Woo gözlüğünü takarken. “Full time bir eleman arıyoruz biz maalesef..”

“Ama..” dedi Byeol en dokunaklı ses tonuyla. “Paraya çok ihtiyacım var, hafta sonları çalışırım, okuldan sonra çalışırım, yoğun günlerde okulu da kırarım, lütfen beni geri çevirmeyin..”

“Hımm” dedi adam gözlüklerinin arkasından kızı incelerken. Sonra kalkıp kahve yapmaya başladı kendine.

“Sen de ister misin?” diye sordu arkası dönük bir biçimde.

“Hayır teşekkür ederim” dedi Byeol çantasından telefonunu çıkarırken. Hızlı arama tuşundan Jun Suh’yu arayıp soktu telefonu koltuğun kenarına. Adam tekrar gelip oturmuştu bile kızın karşısına. Tam konuşacaktı ki kızın telefonu çalmaya başladı. Cep telefonu melodisini duyan adam gülümsemeye başladı yine.

Taegukgi Soundtrack

(Byeol’ün telefon melodisi)

Ha Neul’ın Günlüğü:

“Bugün öyle yorgun geldim ki eve, tek isteğim sıcak bir duş almak sonra da tatlı bir romantik komedi izleyip koltukta mayışmaktı. Ama babam ne yaptı etti yine bana Taegukgi izletmeyi başardı. Bu filmi kaçıncı kez izledim sayısını unuttum artık, zaten uyumuş kalmışım adamın kucağında, uyandığımda bir baktım babam filmi sanki ilk kez izliyormuşcasına ekrana kilitlenmiş yine:) Bir gün onun için sinema kapatıp özel Taegukgi seansı düzenleyeceğim, baba kız sadece ikimiz izleriz, ne hoş olur ama değil mi?”

F.t Island – Until You Return

“Bugün kursa gelemeyeceğim özür dilerim bir iş görüşmesindeyim” dedi Byeol telefon kulağında. “Tamam size de iyi günler..” Byeol telefonu kapatır kapatmaz:

“Taegukgi seversin sanırım?” diye sordu adam gülümseyerek.

“Evet” dedi Byeol. “Hastasıyım hatta bu filmin, defalarca izledim bugüne kadar..”

“Ben de ben de..” dedi adam heyecanla. “Müziği de çok güzel, bu akşam izleyeyim en iyisi, Ha Neul bu kez kesin isyan edecek..”

Byeol bu kez gülmüyordu.

“Ne kursuna gidiyorsun?” diye sordu sonra Tae Woo. “Hani telefonda bahsediyordun..”

“Geomungo kursu efendim, bugün katılamadığım için öğretmenim aradı..”

Geoumungo

“Aa!” diye bağırdı adam, ufak bir çığlık çıkıvermişti ağzından. “Ben de gençken Geomungo çalardım biliyor musun? Lise ve üniversite yıllarım bu enstrümanla geçti hatta.. Çok da severim sesini, belki çalarsın bir gün benim için..”

“Elbette..” dedi Byeol gülümseyerek. Aklından sıra sıra cümleler geçiyordu o anda:

“Bir türlü şu gitarı sevdiremedim babama. Ona kalsa hanbok giyip elimde geomungo, geleneksel müzik yarışmalarına katılmalıyım.. Kendisi gençken çalıyormuş, hatta lisede bir yarışmada birinci olmuş..  Şimdi aynı şeyleri benden de bekliyor ama sevdireceğim ona gitarı. Elektronik olmazsa klasik gitarı en azından. Sevmek bir yana ben gitar çalarken burun kıvırmasın yeter. Gerçi annemle ikisinin geomungo çalarken çektirdikleri resimleri görünce onu anlıyorum, annemi hatırlatan her şey kutsal onun için, aslında benim için de öyle.. Yine de sevsin gitarımı, yarışmada el çırpsın benim için, gurur duysun benimle istiyorum sadece..”

“Hatta ben de çalarım bir gün” dedi adam aynı heyecanlı ses tonuyla. Bu sesle kendine geldi Byeol, zoraki gülümsedi:

“Çok isterim dinlemeyi..” dedi kendini toparlayıp. “Ben de yıllardır elimden düşürmedim geomungo’yu. Geleneksel müzik okuyamasam da en büyük hobim onu çalmak olacak ömür boyu..”

Yalan söylemiyordu aslında. Annesi eskiden beri geomungo çalmasını çok istemişti, o da kadını kırmamış çok küçük yaşlarda eline almıştı bu aleti. Tüm bu geomungo aşkının Tae Woo denen adamın da geomungo çalması olduğu yeni yeni anlıyordu Byeol..

“Ah be anne..” diyordu Byeol içinden. “Nasıl bir kadınsın sen böyle, nasıl benim annem olabildin?”

“Ne diyordum ben?” diye sordu kendine Tae Woo. Sonra gülümseyerek elini uzattı kıza:

“Neyse, aslında part time çalışan almazdım ben ama sevdim seni, yarın gel başla, ders programını da getir bana, ona göre çalışma saatlerini ayarlayalım, derslerin de yoğundur seni çok zorlamayalım hem..”

Adam ne kadar da samimi görünüyordu o anda, Byeol onun iyi biri olduğunu sanacaktı neredeyse.. Kendini çok mutlu hissetti bir anda, işe girdiği için mi, aslında babası olan patronu gülümseyerek kendisine el uzattığı için mi bilmiyordu ama içinde tarif edilemez bir sevinç vardı..

“Çok teşekkürler” dedi minnettar bir ses tonuyla. “Çok çalışacağım söz veriyorum..”

Tae Woo ise git gide daha da neşeleniyordu:

“Bir gün seninle oturup Taegukgi izleriz ha ne dersin ahahaha!”

Byeol de kahkaha atmaya başladı aynı anda. Ne yapacağını bilmez haldeydi, ne kadar soğuk görünmeye çalışsa da baba sevgisine ihtiyacı olan küçük bir kızdı o da işte.. Ötesi yoktu ya bunun da..

“Yarın görüşürüz” dedi adam kızı yolcularken. Başarmıştı Byeol, hile yapmış olsa da hem işe hem Tae Woo’nun kalbine girebilmişti bir nebze. Dışarı çıkar çıkmaz Jun Suh’yu aradı:

“Girdim! Aldı beni işe! Yarın başlıyorum!”

Telefondaki çığlıkla adeta sıçradı Jun Suh.. Byeol’ün kahkahalarını duyabiliyordu telefonun diğer ucundan, yanında olmak istedi birden, o köprüde olsalardı, bağıra çağıra konuşsalardı şimdi.. Ne güzel olurdu..

“Çok sevindim diyemem” dedi sakin sakin. “Hakkını yiyecekler, paranı vermeyecekler ve çok çalışmanı isteyecekler, daha sayayım mı?”

“Hiç anlamıyorsun” dedi Byeol sakinleşmiş bir ses tonuyla. “İsterse maaş vermesin bana, derdim para değil ki..”

“Anlamam tabi” dedi Jun Suh. “Benim bütün dertlerimin kaynağı para çünkü. Sen de beni anlayamazsın..”

“Tamam küçük hırsız, birbirimizi anlamamıza gerek yok zaten..”

“Ben hırsız değilim..” dedi Jun Suh sessizce.

Dudağını ısırdı Byeol:

“Tamam tamam, kalp hırsızı diyelim o zaman, hem bu daha sevimli değil mi?

İkisi de gülümsedi telefonun iki ucunda.

“Kapatıyorum” dedi Byeol. “Yarınki proje toplantım için materyal toplamam lazım ve yakışıklı danışmanım bana feci halde taktı! Bu arada çevrende öğrenciye kiraya verilebilecek bir ev varsa bana haber ver olur mu? Görüşmek üzere..”

Telefonu kapatan Jun Suh’nun yüzünde tuhaf bir ifade kalmıştı:

“Demek yakışıklı..” diye mırıldandı.. Bu “tuhaf kız”ın aynı zamanda “güzel kız” olduğu gerçeğini bir kez daha fark etti. Adı gibi, yıldız gibi gözleri vardı.. Ama o yıldızlar kıvılcıma dönerse neler olacağını da biliyordu Jun Suh ve olacakları deli gibi merak etmekten kendini alamıyordu..

***

Seven – Tattoo

Gergin adımlarla bölüm odasına doğru yürümeye başladı Byeol. Ne diyeceğini, ne yüzle adamın karşısına geçeceğini bilmiyordu. Ona resmen sübyancı demek istemişti, hoş kendisi de küçücük bir şeydi ama hocaydı, danışmandı, her şeydi kısacası.. Mezuniyetinin önünde engeldi işte..

Kapının önüne yaklaştığında Min Hyung’un bir kızla konuştuğunu gördü. Bugün tişörtünün üzerine lacivert bir ceket giymişti, krem rengi  bileğinde biten kumaş bir pantolon vardı altında da. Kızla konuşması bittiğinde Byeol’e döndü ve:

“Merhaba” dedi gülümseyerek.

“Merhaba hocam..” diyebildi Byeol ezile büzüle.

“Beş dakika sonra geçeriz içeri” dedi Min Hyung saatine bakarken. Bir kahve alalım ama önce..”

İkili kahve otomatına doğru yürümeye  başladılar. Byeol’ün konuşmadığını fark eden Min Hyung:

“Üzgünüm” diyerek malum konuyu açtı. “Sana proje yazamam ama bana çekinmeden her konuda danışabilirsin, her konuda dediysem dedikodular ve küçük kızlar konusunda değil, projemizle ilgili her konuda..”

Byeol o an en az “Crush and Blush” filmindeki Mi Sook kadar kırmızıydı, konuşmaya çalışıyor ama konuşamıyordu.

“Özür dilerim” dedi kendini toplamaya çalışarak.

“Yalnız koca okulda danışmanından projeni yazmasını istemen çok ilginç, hatta çok komik bence..”

Başını yerden kaldıran Byeol çocuğun tatlı tatlı gülümseyen o yüzünü görünce dayanamayıp gülmeye başladı, Min Hyung da gülüyordu, hatta gülmekten elindeki kahveleri dökecekti az kalsın!

Yalnız koridorun karşısında ikiliyi izleyen biri vardı ki, onların kahkahaları onun yüreğine işliyordu adeta.. Ha Neul gözleri dolu dolu kalakalmıştı olduğu yerde.. Başını çeviren Min Hyung kızı fark edip dikkatli dikkatli bakmaya çalışırken koşarak uzaklaştı oradan Ha Neul.. Oysa o birkaç saniyede kızın gözyaşlarını görebilmişti Byeol, çünkü babasıyla o ikisi sarılırken o da aynı acı dolu yaşları akıtmıştı, hem de içine akıtmıştı, zehrini bile dökememişti.. Şimdi ağlama sırası ondaydı, Min Hyung’un şaşkın yüzüne bakıp gülümsedi:

“Gidelim mi artık, saat iki oldu..”

“Gidelim” dedi Min Hyung, ama aklı kızda kalmıştı. Ha Neul ise birkaç metre ötelerindeki duvarın arkasında göz yaşlarını siliyordu.

“Umrumda değilsin!” dedi kendi kendine. Kimle ne yapıyorsan yap!”

Sonra birden bölüm odasının kapanan kapısını ve içeri giren ikiliyi gördü arkasını dönünce. Yavaşça aşağı inmeye başladı, oysa kalbinin yarısı o odada kalmıştı, ne kadar inkar ederse etsin hem de..

F.T Island – One Word

-4. Bölüm Sonu-

Not: Güney Kore’deki üniversite eğitimi ve müfredatı hakkında detaylı bilgim olmadığı için hikayemi Türkiye’deki dersler ve işleyişi baz alarak yazdım. Her ne eksiğim ya da kusurum olmuşsa affola 🙂

Genel içinde yayınlandı | 33 Yorum